

Oğuzhan Durukan
57 dakika önce
"Ve mümkün olduğunca hızlı çalmak."

Yazının buraya kadar olan kısmında, bütün bu gelişmelerin aslında birbirinden bağımsız ilerlemediğini gördük. Ortada tek bir isim, tek bir grup ya da tek bir ideoloji tarafından şekillendirilmiş bir hareket yoktu. Aksine, farklı dönemlerde ortaya çıkan müzisyenler ve gruplar, kendilerinden önce gelenlerin açtığı yolları takip ediyor, onları değiştiriyor ve zaman zaman hiç umulmadık yönlere taşıyordu.
Bu yüzden black metalin tarihini kesin çizgilerle birbirinden ayrılmış dönemler üzerinden okumak her zaman mümkün değildir. Bugün geriye baktığımızda olayları daha anlaşılır hâle getirmek için kullandığımız bazı ayrımlar, o dönemin içinde yaşayan insanlar için aynı ölçüde belirgin değildi.
Black metal kültürünün geleneksel olarak “birinci dalga” ve “ikinci dalga” şeklinde ikiye ayrılması da bunun en bilinen örneklerinden biridir. Seksenlerin grupları ile doksanların başında ortaya çıkan ve kısa sürede büyük bir görünürlük kazanan yeni hareketi birbirinden ayırmak için bu sınıflandırma oldukça kullanışlıdır. Ancak iki dönemi birbirinden tamamen kopuk iki ayrı hareket olarak görmek, yaşananların gerçek akışını anlamayı zorlaştırabilir.
Çünkü birinci dalga, seksenler sona ererken ortadan kaybolup yerini bir anda başka bir harekete bırakmadı. Aksine, etkileri yeni kuşağın müziğine ve düşüncesine yavaş yavaş sızmaya devam etti. Doksanların başında yaşanan büyük patlama ise bu sürekliliği bir anda görünür hâle getirdi. Grupların çoğalması, sahnenin büyümesi ve black metalin daha geniş bir çevrede tanınmaya başlaması, geriye dönüp bakıldığında sanki tamamen yeni bir hareket ortaya çıkmış gibi bir izlenim yarattı.
Oysa bu hikâyenin kökleri çok daha geriye uzanıyordu.
Nitekim bu patlamanın merkezinde yer alan Mayhem bile bunun en açık örneklerinden biriydi. Grup, doksanların başında ortaya çıkmış değildi. Seksenlerin ortasında kurulmuştu. Yani daha sonra “ikinci dalga” olarak adlandırılacak hareketin merkezinde yer alan bazı isimler, aslında birinci dalganın hâlâ devam ettiği dönemde bu müziğin içindeydiler.
Burada başka bir ayrımın da altını çizmek gerekiyor. Venom, Mercyful Fate, Bathory ve Hellhammer/Celtic Frost genellikle black metalin ortaya çıkışında en belirleyici isimler arasında gösterilir. Fakat bu hikâyenin gelişmesinde onların açtığı yoldan ilerleyen başka grupların da önemli bir payı vardı.
Bugün bir grubu black metal tarihinin içerisinde değerlendirmek, o grubun kendi döneminde mutlaka black metal olarak tanımlandığı anlamına gelmiyor. Seksenlerin başlarında extreme metal sahnesi henüz bugünkü kadar geniş değildi ve türler arasındaki sınırlar da bugünkü kadar kesin değildi. Bu yüzden bazı grupların black metal ile olan ilişkisi, büyük ölçüde onların erken dönem çalışmalarının sonraki kuşaklar üzerindeki etkisi üzerinden anlaşılabiliyor.
Önceki bölümün sonunda bahsettiğim gibi, thrash metal bu hız ve sertlik arayışının önemli bir sonucu hâline gelmişti. Fakat thrash metalin ortaya çıkmasıyla birlikte seksenlerin başında şekillenen o karanlık ve ilkel ses ortadan kaybolmadı. Aksine, bazı grupların müziğinde bu iki anlayış iç içe geçmeye devam etti.
Almanya'dan Sodom, Kreator ve Destruction ile Amerika'dan Slayer bunun en önemli örnekleri arasında yer alıyordu. Bu gruplar seksenlerin başında ortaya çıktılar ve on yıl ilerledikçe giderek thrash metalin en önemli isimleri hâline geldiler. Fakat bugün onları yalnızca thrash metalin tarihindeki yerleriyle değerlendirmek, özellikle ilk dönemlerini gözden kaçırmamıza neden olabilir.
Çünkü bu grupların erken dönem kayıtlarında, daha sonra Norveç black metalinin yeniden sahip çıkacağı çok daha ilkel ve karanlık bir ruh vardı.
Doksanların Norveç sahnesinin önemli isimlerinden Fenriz ve Apollyon da bu erken dönem müziğin etkisini yeniden gündeme getiren isimler arasındaydı. Bir zamanlar bu grupların müziğinde bulunan o ilkel ruh, grupların kendileri bile zaman içerisinde başka bir yöne ilerlemişken, yeni bir kuşak tarafından yeniden keşfediliyordu.
Fakat bu grupların ilk dönemlerine duyduğu hayranlığı belki de en açık şekilde dile getiren kişi Mayhem'den Euronymous'tu. Sodom'un “Deathlike Silence” adlı şarkısından aldığı plak şirketi ismi bile bu hayranlığın tek başına oldukça güçlü bir göstergesiydi. Sahne ismi Hellhammer'dan, plak şirketinin ismi ise Sodom'dan geliyordu. Euronymous, bu grupların zaman içerisinde dönüştüğü hâlden ziyade, ilk dönemlerindeki o ham ve karanlık özü önemsiyordu. Nitekim Kill Yourself Zine'ın dördüncü sayısında şöyle diyordu:
“Herkesin o eski kötücül gruplar olarak VENOM, BATHORY ve HELLHAMMER'dan bahsedip SODOM ve DESTRUCTION'dan hiç kimsenin söz etmemesi oldukça garip. Onlar da BATHORY ve HELLHAMMER ile aynı zamanda çıktılar ve ilk albümleri kapkaranlık, leş gibi metalin birer başyapıtıdır! Artık kimse böyle müzik yapmayı başaramıyor.”
-DAHA HIZLI, DAHA İLERİ -

Sodom, 1982 yılında Batı Almanya'nın Gelsenkirchen kentinde Thomas Such, yani Tom Angelripper tarafından kuruldu. Grubun müziğinin temelinde başından itibaren iki önemli isim vardı: Motörhead ve Venom.
Angelripper bas ve vokali üstlenirken, Frank Testegen gitarda ve Rainer Focke davullarda yer alıyordu. Grup kısa süre sonra davulda Chris Witchhunter'ın katılmasıyla ilk kalıcı kadrosuna yaklaşmış oldu.
İlk dönemlerinde kaydettikleri Witching Metal demosu, Sodom'un ne yapmak istediğini daha ilk anda ortaya koyuyordu. Kayıt son derece ham, gürültülü ve kaotikti. Prodüksiyonun amatörlüğü bu etkiyi daha da güçlendiriyordu fakat mesele yalnızca kötü bir kayıt almak değildi. Şarkıların kendisinde de Venom'dan gelen o karanlık ve saldırgan ruh, çok daha ilkel ve kontrolsüz bir hâle dönüşüyordu.
Özellikle “Witching Metal” ve “Devil's Attack” gibi parçalar, grubun henüz yolun başında olmasına rağmen ne kadar ileri gidebileceğini gösteriyordu. Cehennem, şeytan ve karanlık üzerine kurulan sözler de bu müziğin yarattığı atmosferi tamamlıyordu.
Sodom'un bu ilk dönemini önemli yapan şey tam olarak buydu. Henüz teknik açıdan güçlü değillerdi ve müzikleri kesinlikle kusursuz değildi. Fakat zaten amaçları da bu değildi. Onlar için ses mümkün olduğunca kirli, hızlı ve saldırgan olmalıydı.
1984'te Victims of Death demosu geldi. Aynı yıl kaydedilen ve kısa süre sonra yayımlanan In the Sign of Evil EP'si, grubun erken döneminin en önemli kayıtlarından biri oldu. Demosuna kıyasla biraz daha belirgin bir sese sahip olsa da kayıt hâlâ son derece ham ve kontrolsüzdü.

Burada Venom'ın etkisini açıkça duymak mümkündü. Vokallerde, rifflerde ve parçaların kaotik yapısında bu etki kendisini gösteriyordu. Fakat Sodom artık yalnızca Venom'u takip eden bir grup değildi. Welcome to Hell döneminin ilkel ruhunu alıp daha sert, daha hızlı ve daha saldırgan bir noktaya taşıyorlardı.
Özellikle “Blasphemer” gibi parçalar, Sodom'un bu dönemde nasıl bir estetik kurduğunu açıkça gösteriyordu. Dini imgeleri tersyüz eden sözler, kirli gitarlar ve mümkün olduğunca hızlı çalma arzusu bir araya gelerek daha sonra extreme metalin farklı kollarında tekrar karşımıza çıkacak bir anlayış oluşturuyordu.
Bu ilk kayıtların etkisi kısa sürede grubun kendi çevresinin dışına da taşmaya başladı. Sodom'un müziğinde teknik ustalıktan çok başka bir şey öne çıkıyordu: ilkel, kontrolsüz ve şiddetli bir enerji.
1986'da yayımlanan "Obsessed by Cruelty" ise bu çizginin ilk uzunçalar hâline gelmiş biçimiydi. Grup burada önceki kayıtların vahşiliğini korurken sesini biraz daha geliştirmiş, albüme uzun ve atmosferik bir giriş de eklemişti.
Fakat asıl önemli olan, bu albümün Sodom'un yalnızca kendi dönemindeki dinleyicileri değil, birkaç yıl sonra müzik yapmaya başlayacak başka bir kuşağı da etkilemesiydi.
Ve o kuşak, Sodom'un müziğinde başkalarının çoktan geride bıraktığını düşündüğü bir şeyi yeniden keşfedecekti: ilkel olanın gücünü.
"Obsessed by Cruelty" ile ulaştığı nokta, aynı dönemde Almanya'nın başka bir şehrinde ortaya çıkan başka bir grup tarafından da farklı bir biçimde ileri taşınıyordu.

Essen'de kurulan Kreator'un hikâyesi aslında Tormentor adıyla başladı. 1982 yılında Mille Petrozza, Rob Fioretti ve Jürgen “Ventor” Reil tarafından kurulan grup, ilk döneminde Mercyful Fate, Bathory ve Venom gibi black metalin öncülerinden olduğu kabul edilen grupların yanı sıra The Exploited gibi hardcore punk gruplarından ve o dönemde Amerika'da giderek yükselen speed metal ve thrash hareketinden etkileniyordu.
Tormentor adıyla 1983 ve 1984 yıllarında iki demo yayımladılar. Bunların ikincisi, "End of the World", grubun müziğinin giderek daha karanlık ve saldırgan bir hâle geldiğini gösteriyordu.
Aynı yıl isimlerini Kreator olarak değiştirdiler. Bir yıl sonra ise ilk albümleri "Endless Pain" yayımlandı.
"Endless Pain", Sodom'un "Obsessed by Cruelty" ile oluşturduğu o kirli ve saldırgan atmosferin başka bir yüzünü gösteriyordu. Albümün gücü ve vahşiliği, onu Sodom ve Destruction gibi grupların kayıtlarıyla aynı çizgide tutuyordu. Özellikle vokallerin sertliği ve neredeyse şeytani bir karakter taşıması, Kreator'un ilk dönemini diğerlerinden ayıran önemli unsurlardan biriydi.

Fakat Kreator burada durmadı.
1986'da yayımlanan "Pleasure to Kill" ve aynı yıl çıkan "Flag of Hate" EP'si, grubun sesini daha da keskinleştirdi. İlk dönemlerindeki ilkel ruh korunurken müzik daha acımasız, daha yoğun ve daha kontrollü bir hâle geliyordu.
"Pleasure to Kill" özellikle sonraki extreme metal kuşağı üzerinde büyük bir etki bırakacaktı. Ancak Kreator'un hikâyesi, diğer Alman gruplarında olduğu gibi zaman içerisinde değişmeye başladı. 1987 tarihli "Terrible Certainty" ile birlikte grup daha farklı bir müzikal yöne doğru ilerliyordu.

Bu yüzden Kreator'un black metal tarihi içerisindeki yeri, Sodom kadar sık konuşulmadı. Bunun nedenlerinden biri de dönemin Norveç sahnesinin önemli isimlerinden Euronymous'un röportajlarında Sodom ve Destruction'a verdiği önemi Kreator için aynı şekilde göstermemiş olmasıydı.
Buna rağmen Kreator'un ilk dönemini göz ardı etmek mümkün değildi. Apollyon'un da söylediği gibi, Sodom, Destruction, Bathory ve Kreator birlikte düşünüldüğünde, daha sonra extreme metalin farklı kollarında kullanılacak olan sesin standartlarını belirleyen gruplardan söz ediyoruz.
Özellikle "Pleasure to Kill", bu dönemin ne kadar ileri gidebildiğini gösteren kayıtlardan biriydi.
Almanya'daki bu hareket henüz sona ermemişti.
Çünkü Sodom ve Kreator'un yanında, aynı dönemde bambaşka bir sertlik anlayışı geliştiren üçüncü bir grup daha vardı.
Destruction.

Grup, seksenlerin başında Almanya'nın güneybatısında, Marcel ‘Schmier’ Schirmer, Tommy Sandmann ve Mike Sifringer tarafından kuruldu. İlk başta "Knight of Demon" adını taşıyan grup, Sodom ve Kreator ile aynı yıl kurulmasına rağmen ilk kaydını yayımlamak konusunda onlardan biraz daha geride kaldı. İlk EP'leri "Sentence of Death", 1984 yılında yayımlandı.
"Sentence of Death", Sodom'un ilk kayıtlarındaki kadar kontrolsüz bir prodüksiyona sahip değildi. Aksine dönemine göre oldukça başarılı bir ses ve dikkat çekici bir müzisyenlik barındırıyordu. Fakat bu durum müziğin saldırganlığından hiçbir şey götürmüyordu.

Grubun müziğindeki barbarlık ve şeytani atmosfer, yalnızca şarkılarda değil, görsel kimliklerinde de kendisini gösteriyordu. Siyah dar kotlar, deri ceketler, ters haçlar, çiviler, zincirler ve mermi kemerleriyle verdikleri görüntü, o dönem için oldukça belirgin bir mesaj taşıyordu.
Bu ayrıntı bugün bize tanıdık gelebilir. Fakat seksenlerin başında bu görüntünün kendisi de henüz şekillenmekte olan bir kültürün parçasıydı. Destruction'ın bu erken dönem görüntüleri, daha sonra extreme metal sahnesinde çok daha belirgin hâle gelecek olan estetiğin oluşumunda önemli bir yere sahipti.
1985 yılında grubun ilk uzunçaları "Infernal Overkill" yayımlandı. Albüm, "Sentence of Death" ile başlayan çizgiyi daha ileri taşıyor, özellikle “Bestial Invasion” ve “Invincible Force” gibi parçalarla çok daha hızlı ve saldırgan bir karakter ortaya koyuyordu.

Burada Sodom ve Kreator ile Destruction arasındaki ortak nokta daha da belirginleşiyordu. Üç grup da henüz kariyerlerinin ilk yıllarında yalnızca müzikal olarak değil, görüntü ve tavır açısından da dönemin daha karanlık tarafını sahipleniyordu.
Destruction'ın ilk döneminde açıkça görülen şeytanî ve Hristiyanlık karşıtı tavır da bunun bir parçasıydı. Bu anlamda Sodom ve Kreator'dan ayrı bir yerde durmuyorlardı.
Almanya'daki bu üç grubun yanında, aynı dönemde Amerika'da ortaya çıkan Slayer da benzer bir karanlık anlayışın farklı bir müzikal biçimde gelişmesine katkıda bulunuyordu. Sodom, Kreator ve Destruction'ın ilk kayıtlarında duyduğumuz şeytani temalar ve saldırganlık, Slayer'ın erken döneminde de kendisine yer buluyordu. Fakat grubun müziği, özellikle sonraki yıllarda, çok daha geniş bir dinleyici kitlesine ulaşacak ve extreme metal tarihinin en önemli örneklerinden bazılarını ortaya çıkaracaktı.
Slayer'ın hikâyesi, Iron Maiden gibi grupların şarkılarını çalan bir cover grubu olarak başladı. İlk önemli fırsatlarını ise Metal Blade Records'un 1983 tarihli Metal Massacre Vol. 3 derlemesinde yer alarak yakaladılar. Derlemenin açılış parçası olan “Aggressive Perfector”, grubun daha ilk döneminde dikkat çekmesini sağladı. Aldıkları olumlu tepkilerin ardından aynı yıl ilk albümleri "Show No Mercy" yayımlandı.

"Show No Mercy", Sodom ve Bathory gibi grupların aynı dönemde ortaya koyduğu kayıtlarla karşılaştırıldığında daha melodik ve daha geleneksel heavy metal etkileri taşıyan bir müziğe sahipti. Ancak Slayer'ın sonraki yıllarda geliştireceği sesin temel unsurları henüz burada şekilleniyordu. Üstelik grup, başlangıçtan itibaren şeytani imgeleri ve hristiyanlık karşıtı temaları benimsemişti. Deri kıyafetler, yüz boyaları, sivri aksesuarlar ve ters haçlarla oluşturdukları görüntü de bu tavrın bir parçasıydı.
Albümdeki “Evil Has No Boundaries” ve “The Antichrist” gibi parçalar, bu yaklaşımın sözlere nasıl yansıdığını açıkça gösteriyordu. Albüm kapağında ise kılıçlardan oluşan ters bir pentagram ve keçi başlı bir savaşçı figürü yer alıyordu. Bütün bunlar, Slayer'ın ilk döneminde müzikal kimliğini yalnızca hız ve sertlik üzerinden değil, karanlık ve şeytani bir estetik üzerinden de kurduğunu gösteriyordu.
1984 yılında "Haunting the Chapel" EP'si ve "Live Undead" canlı albümü yayımlandı. Bir yıl sonra gelen "Hell Awaits" ise grubun bu çizgiyi sürdürdüğünü ortaya koydu. Albümün adı ve cehennem tasvirleriyle dolu kapağı bir yana, açılış bölümünde geriye doğru kaydedilmiş “join us” ve “welcome back” ifadelerinin kullanılması da Slayer'ın karanlık atmosfer yaratma konusundaki yaklaşımını güçlendiriyordu.
1986'da yayımlanan "Reign in Blood" ile grup, müzikal açıdan çok daha ileri bir noktaya ulaştı. Albüm bugün yalnızca Slayer diskografisinin değil, metal tarihinin de en önemli kayıtlarından biri olarak kabul ediliyor. Ancak bu döneme gelindiğinde Slayer'ın black metal üzerindeki etkisi, extreme metal sahnesinin giderek genişlemesi ve yeni grupların ortaya çıkmasıyla birlikte farklı bir hâl almaya başlamıştı.

Buna rağmen ilk dönemlerinin izleri ortadan kaybolmadı. "Reign in Blood" sonrasında yayımlanan "South of Heaven" ve "Seasons in the Abyss" gibi albümler Slayer'ın müzikal gelişimini başka yönlere taşırken, “Altar of Sacrifice” ve “Jesus Saves” gibi parçalar grubun şeytani ve hristiyanlık karşıtı temalarla bağını koruduğunu gösteriyordu.
Slayer'ın burada önemli olan yeri, yalnızca black metal üzerinde doğrudan etkisi bulunan bir grup olması değildi. Seksenlerin başında şekillenen extreme metal anlayışının farklı kollara ayrılırken bile ortak bir karanlık estetikten beslenebildiğini göstermesiydi. Almanya'daki gruplar kendi yollarında ilerlerken Slayer da Amerika'da bu müziğin sınırlarını zorluyordu.
Ancak bu hareketin gelişimi yalnızca Kuzey Amerika ve Almanya ile sınırlı kalmayacaktı. Seksenlerin başında thrash metalin en önemli merkezleri bu iki bölge olsa da Güney Amerika'da, özellikle Brezilya'da, giderek daha sert ve karanlık bir müzik anlayışı ortaya çıkıyordu. Bölgedeki extreme metal sahnesinin öncü isimlerinden biri ise başlangıçta hard rock yapan, daha sonra müziğini çok daha farklı bir yöne taşıyan Vulcano'ydu.

Vulcano'nun hikâyesi, grubun öncülü olan Astoroth'a kadar uzanıyordu. Bas gitarist ve grubun kurucularından Zhema Rodero, Carli Cooper ve gitarist Paulo Magrão ile birlikte Astoroth adlı grubu kurmuştu. Bir yıl sonra isimlerini Vulcano olarak değiştirdiler. Zhema'nın 1980 yılında São Paulo eyaletindeki Santos şehrine taşınmasının ardından grup burada yeniden şekillendi ve liselerde, üniversitelerde ve çeşitli etkinliklerde sahne almaya başladı.
1983 yılında yayımladıkları ilk single "Om Pushne Namah", grubun henüz hard rock köklerinden bütünüyle kopmadığı bir döneme aitti. Ancak ertesi yıl Angel'ın vokallere katılmasıyla birlikte müzikal yönelimleri belirgin biçimde değişmeye başladı. Zhema'nın tarifine göre amaçları, Black Sabbath'ın söz dünyasını Motörhead'in müziğiyle birleştirmekti.
1984'te bir demo kaydettiler, 1985'te ise canlı albümleri yayımlandı. Grubun asıl çıkışıysa 1986 yılında gelen ilk uzunçalarları "Bloody Vengeance" ile gerçekleşti.

Bugün Güney Amerika'nın erken dönem black metal kayıtları arasında özel bir yere sahip olan "Bloody Vengeance", Vulcano'nun geçirdiği dönüşümün en açık göstergesiydi. Albüm kapağında yanan bir kilisenin içinde ölü bir rahip tasvir ediliyor, şarkı sözlerinde ise şeytani temalar açıkça işleniyordu. Müzik de bu karanlık yaklaşımı tamamlıyordu. Ham bir prodüksiyon, kontrolsüz davullar, zaman zaman ağırlaşan riffler ve Angel'ın insan dışı denebilecek kadar vahşi vokalleri, albüme kendine özgü bir karakter kazandırıyordu.
Venom, Celtic Frost ve Sodom gibi grupların etkisi açıkça duyulsa da Vulcano'nun önemi yalnızca bu isimlerden beslenmesinden kaynaklanmıyordu. Avrupa ve Kuzey Amerika'da gelişen extreme metal anlayışı, burada Güney Amerika'nın kendi koşulları içerisinde çok daha sert ve ilkel bir biçimde yeniden şekilleniyordu. Grubun sahne kıyafetleri de müzikleriyle aynı karanlık çizgideydi.
Zhema Rodero'nun "Bloody Vengeance" hakkındaki açıklamaları, albümün arkasındaki düşünceyi anlamak açısından ayrıca önemliydi. Kayıtların yalnızca bir hafta sonunda tamamlandığını ve bütün enstrümanlar için aynı amfinin kullanıldığını belirten Zhema, ortaya çıkan sesin teknik açıdan kusurlu olduğunu kabul ediyordu. Ancak albümün asıl amacının "kusursuz bir kayıt yapmak olmadığını" da açıkça ortaya koyuyordu.
Zhema'ya göre Bloody Vengeance, sisteme, yasalara, ahlaka, etiğe ve her türlü dine karşı bir başkaldırıydı. Simyacı ve okültist düşünceden etkilendiğini, insanın çelişkilerini ve kaderini anlamaya çalıştığını, ancak hiçbir zaman dinlere, tarikatlara veya dogmalara inanmadığını söylüyordu. Üstelik bu karşıtlık yalnızca Hristiyanlıkla sınırlı değildi. Zhema, Hristiyanlık, İslam ve Yahudilik dâhil olmak üzere vahye dayanan bütün dinlere karşı aynı mesafede durduklarını belirtiyordu.
Grup 2004'te yeniden bir araya geldi. Zhema, kurucu kadrodan geriye kalan tek isim olsa da Vulcano'nun müziği sonraki kuşaklar üzerindeki etkisini korudu. Darkthrone ve Mayhem gibi Norveç black metalinin önemli temsilcilerinden üyelerin gruba duydukları hayranlığı açıkça göstermeleri, Vulcano'nun etkisinin kendi döneminin çok ötesine ulaştığını ortaya koyuyordu. İsveçli Nifelheim da grupla bir split albüm yayımlayarak onları gerçek black metalin ayakta kalan önemli temsilcilerinden biri olarak tanımladı.
"Bloody Vengeance" bu açıdan yalnızca Güney Amerika extreme metal tarihinin önemli bir albümü değildi. Aynı zamanda black metalin gelişiminin tek bir coğrafyaya indirgenemeyeceğini gösteren güçlü örneklerden biriydi. Norveç'te ikinci dalga şekillenmeden önce, dünyanın başka bir ucunda da benzer bir karanlık müzik anlayışı çoktan kendi yolunu bulmaya başlamıştı.
Vulcano'nun ardından Brezilya'dan çıkan ve erken dönem black metal üzerinde belki de en kalıcı etkilerden birini bırakan grup Sarcófago'ydu. Grup, 1985 yılında Wagner ‘Antichrist’ Lamounier'in kurucu üyelerinden biri olarak yer aldığı bir kadroyla ortaya çıktı. Wagner, bir yıl önce Sepultura'nın vokalisti olarak gruba katılmıştı. Ancak diğer üyelerle yaşadığı anlaşmazlıkların ardından Sepultura'dan ayrılarak kendi müzikal yolunu çizmeye karar verdi.

Sepultura'nın "Bestial Devastation" EP'si ve "Morbid Visions" albümü de bu dönemde black metal ile thrash metal arasında şekillenen ilkel ve saldırgan sesin önemli örnekleri arasındaydı. Wagner'in ayrılışıyla birlikte Sarcófago'nun hikâyesi başladı. Grup, 1986'da "Satanic Lust" ve "The Black Vomit", 1987'de ise "Sepultado" demolarını yayımladı. Ancak onları uluslararası ölçekte tanınır hâle getiren kayıt, 1987 tarihli ilk albümleri "I.N.R.I." oldu.
"I.N.R.I."; Sodom, Bathory ve Hellhammer gibi grupların etkilerini taşımasına rağmen bu mirası kendine özgü bir kaos anlayışıyla birleştiriyordu. Müzik son derece hızlı, ham ve saldırgandı. Davulcu D.D. Crazy'nin çaldığı çılgın blast beat'ler, albümün karakterini belirleyen unsurların başında geliyordu. Dönemin birçok benzer kaydına kıyasla biraz daha sıkı bir sese sahip olması da bu kontrolsüz enerjiyi daha etkili kılıyordu.

Ancak "I.N.R.I."yi yalnızca müziğiyle değerlendirmek yeterli olmazdı. Albümün kapağı da en az kayıtların kendisi kadar etkiliydi. Mezarlıkta, siyah göz makyajları, çivili aksesuarlar, mermi kemerleri ve ters haçlarla poz veren grup üyeleri, daha önce gördüğümüz karanlık metal estetiğini çok daha uç bir noktaya taşıyordu. Bu görüntü, sonraki yıllarda black metal sahnesinin görsel kimliğini oluşturacak gruplar üzerinde büyük bir etki bıraktı.
Bu etkinin en belirgin örneklerinden biri Norveç'teki Mayhem'di. Euronymous, bir röportajında hayal ettiği sahneyi anlatırken eski Hellhammer ve Sarcófago görüntüsüne doğrudan gönderme yapıyordu:
“Sahnede, insanların hepsinin Hellhammer veya eski Sarcófago gibi, çiviler ve zincirlerle dolaştığı bir sahne görmek isterdim.”
Bu sözler, Brezilya'da şekillenen hareketin Norveç black metal sahnesi üzerindeki etkisini anlamak açısından oldukça önemliydi. Sarcófago yalnızca müzikal açıdan değil, grubun nasıl görünmesi ve kendisini nasıl sunması gerektiği konusunda da sonraki kuşağa güçlü bir örnek oluşturmuştu.

1989 yılında yayımlanan "Rotting", grubun şeytani ve din karşıtı yaklaşımını sürdürüyordu. Albüm kapağında Azrail'in İsa'nın yüzünü yaladığı bir tasvir yer alıyordu. Bununla birlikte müzikte bir değişim de başlamıştı. Şarkılar uzuyor, besteler daha karmaşık bir yapıya kavuşuyor ve grup teknik açıdan daha ileri bir yöne ilerliyordu.
1991 tarihli "The Laws of Scourge" ile bu değişim daha da belirginleşti. Wagner ve grubun kurucu üyelerinden Geraldo Minelli, yeni müzisyenlerle birlikte daha teknik bir death/thrash metal anlayışına yönelmişti. Şarkı sözleri de önceki dönemin cehennem, şeytan ve dine yönelik saldırılarından uzaklaşarak daha dünyevi konulara açılıyordu. Bu yeni yaklaşım gruba daha geniş bir dinleyici kitlesi kazandırdı. MTV'den de ilgi gördüler, ancak grup 2000 yılında dağıldı.
Sarcófago'nun sonraki yıllardaki müzikal değişimi, ilk dönem kayıtlarının etkisini azaltmadı. Özellikle "I.N.R.I.", hem müzikal dili hem de görsel estetiğiyle black metalin sonraki kuşaklarına aktarılacak güçlü bir miras bırakmıştı.
Vulcano ve Sarcófago gibi gruplar, black metal tarihinin yalnızca Avrupa'da yaşanan gelişmeler üzerinden okunamayacağını açıkça gösteriyordu. Sodom, Kreator, Destruction, Slayer, Vulcano ve Sarcófago gibi isimlerin erken dönem çalışmaları, daha sonra birbirinden farklı yönlere ilerleyecek müzisyenler için ortak bir kaynak oluşturmuştu.
Bu mirasın black thrash olarak yeniden ortaya çıkması da bunun devamıydı. İsveç'ten Nifelheim ve Bestial Mockery, Norveç'ten Aura Noir ve Vulture Lord, Avustralya'dan Deströyer 666 ve Gospel of the Horns, Japonya'dan Sabbat ve Abigail gibi gruplar, seksenlerin ilk yarısında ortaya çıkan o ilkel ve saldırgan ruhu kendi müziklerinde yaşatmaya devam etti.
Böylece birinci dalga ile ikinci dalga arasındaki bağın yalnızca Venom, Bathory veya Hellhammer üzerinden kurulamayacağı daha net görülüyordu. Black metalin gelişiminde, kendi dönemlerinde farklı isimlerle anılan ve sonradan başka türlere yönelen grupların da önemli bir payı vardı. Bugün geriye dönüp baktığımızda bu kayıtların bir kısmını black metalin doğrudan öncüleri, bir kısmınıysa onu şekillendiren daha geniş extreme metal hareketinin parçaları olarak değerlendirebiliriz. Her iki durumda da seksenlerin bu ham ve karanlık sesinin, doksanlarda ortaya çıkacak hareketin temelinde yer aldığı açıktı.
Şimdi sizden derin bir nefes almanızı isteyeceğim. Çünkü birazdan karşımıza çıkacak olan müzik, o güne kadar duyduğumuz bütün bu sertliğin daha da ileri taşınmış hâliydi. Köklerden gelen ilham hâlâ oradaydı, fakat artık öfke daha çıplak, müzik daha saldırgan ve ses çok daha vahşiydi.
Kanada'nın British Columbia bölgesinden: Blasphemy.

Blasphemy'nin hikâyesi 1984 yılına uzanıyordu. Grubun temellerini vokalist ve bas gitarist Gerry Joseph Buhl ile davulcu Sean Stone attı. İkisi de henüz genç yaşlarda extreme metalin müziğine ve yaşam biçimine kendilerini kaptırmış müzisyenlerdi. Iron Maiden, Motörhead ve Kiss gibi gruplarla başlayan dinleme alışkanlıkları kısa süre içerisinde onları Sodom, Hellhammer ve Bathory gibi daha karanlık ve daha sert isimlere götürdü.
Aradıkları şey aslında oldukça basitti: daha ağır bir müzik.
Bu noktada yollarına gitarist Geoff Drakes de katıldı. Daha sonra “Caller of the Storms” adıyla tanınacak olan Drakes, grubun müzikal karakterinin şekillenmesinde önemli bir yere sahip olacaktı. Birkaç farklı isim denedikten sonra Blasphemy'de karar kıldılar.
Grubun müziği kadar kimliği de daha ilk yıllardan itibaren bu isimle birlikte şekillenmeye başladı. Satanizm ve demonoloji grubun bütün üyelerinin ilgisini çeken konular arasındaydı. Kullandıkları uzun ve törensel sahne isimleri yalnızca gösterişli takma adlar değildi. Grup üyelerinin anlattığına göre bunlar, gerçekleştirdikleri gizli ritüellerle bağlantılı isimlerdi.
Bu dünyanın merkezinde ise Victoria'daki Ross Bay Mezarlığı vardı.
Pasifik Okyanusu'na bakan, yoğun ağaçlık alanlarla çevrili bu eski mezarlık, Blasphemy'nin yalnızca yaşam alanlarından biri değil, grubun estetik ve ritüel dünyasının da önemli bir parçası hâline gelmişti. Grup burada kendi ritüellerini gerçekleştirdiğini anlatıyor, mezarlığın atmosferini müziklerinin doğal bir parçası olarak görüyordu. Nitekim 1989 yılında yayımlanan "Blood Upon the Altar" demosunun açılışındaki “Ritual” parçası da doğrudan Ross Bay'e gönderme yapıyordu.
Fakat Blasphemy'nin ilk kayıtlarını bu kadar geciktiren şey yalnızca bu karanlık dünyaya olan ilgileri değildi. Grup üyelerinin mezarlık vandalizmi, darp ve adli suçlardan aldıkları hapis cezaları ile prova yapacak uygun bir yer bulmakta yaşadıkları sorunlar da süreci uzatmıştı.
Sonunda 1989 yılında "Blood Upon the Altar" ortaya çıktı.
Ve burada artık başka bir şey duyuyorduk.

Blasphemy'nin müziği black metal ile death metal arasındaki sınırları neredeyse tamamen ortadan kaldırıyordu. Son derece hızlı davullar, kaotik ve atonal gitarlar, derin ve yankılı vokaller ve olabilecek en ham prodüksiyon bir araya gelerek o güne kadar anlattığımız bütün mirası çok daha vahşi bir biçimde yeniden kuruyordu.
Sodom'un ilk dönemlerindeki saldırganlık, Hellhammer'ın ilkel yaklaşımı, Bathory'nin karanlığı, Vulcano ve Sarcófago'nun kontrolsüzlüğü burada başka bir biçime bürünmüştü.
Blasphemy, her şeyin kusur olarak görülebilecek taraflarını kendi estetiğinin merkezine yerleştiriyordu.
Bu anlayış 1990 yılında yayımlanan "Fallen Angel of Doom" ile çok daha belirgin bir hâle geldi.

Albümün daha ilk dakikalarında Blasphemy'nin neyin peşinde olduğu anlaşılıyordu. Şarkılar kısa, davullar neredeyse kesintisiz bir saldırı hâlinde, gitarlar ise melodik olmaktan çok kaotik ve keskin bir gürültü yaratıyordu. Vokaller derin ve yankılıydı. Prodüksiyon ise bütün bunları temizlemek yerine daha da kirli bir hâle getiriyordu.
Burada önemli olan bir nokta var.
Blasphemy'nin müziği yalnızca hızlı değildi. Hızın kendisini bir ifade biçimine dönüştürüyordu.
Bu yüzden albümü dinlerken teknik anlamda “iyi çalınmış” ya da “kötü çalınmış” gibi sorular bir noktadan sonra anlamını kaybediyordu.
Çünkü burada amaçlanan şey teknik mükemmeliyet değil, müziğin en saf ve ilkel kaotikliğini korumaktı; tıpkı bu türün köklerindeki öncülerinde olduğu gibi.
Ve belki de Blasphemy'nin en önemli tarafı tam olarak buydu. Seksenlerde ortaya çıkan birçok grup zaman içerisinde müzikal olarak gelişmiş, daha iyi kayıtlar yapmış, daha karmaşık besteler yazmış ve kendi ilk dönemlerindeki hamlığı geride bırakmıştı. Blasphemy ise bu hamlığın kendisini terk edilmesi gereken bir aşama olarak görmedi.
Aksine, onu kimliğinin merkezine yerleştirdi.
Bu nedenle "Fallen Angel of Doom" yalnızca kendi döneminin ekstrem bir metal albümü olarak kalmadı. Sonraki yıllarda ortaya çıkacak olan ve black metalin en uç noktalarını daha da ileri götürecek gruplar için bir referans noktası hâline geldi.
Üstelik bunun etkisi yalnızca müzikle sınırlı değildi.
Albümün kapağından grup üyelerinin kullandığı sahne isimlerine, konserlerdeki kaotik görüntülerden Ross Bay çevresinde şekillenen kültüre kadar Blasphemy, müzik ile sahne kimliği arasındaki sınırı da mümkün olduğunca ortadan kaldırıyordu.
Bugün geriye dönüp baktığımızda Blasphemy'nin yarattığı bu estetiği black metalin doğal bir parçası gibi algılamak kolay. Oysa daha önce de belirttiğim gibi, bu görsel ve işitsel dil o yıllarda henüz kanıksanmış bir norm değildi. Blasphemy'nin asıl başarısı; seksenler boyunca farklı gruplarda parça parça beliren uç unsurları alıp, onları çok daha vahşi ve bütüncül bir kimlikte birleştirmekti.
Karanlık.
Şiddet.
Satanik imgeler.
İlkel prodüksiyon.
Ve mümkün olduğunca hızlı çalmak.
"Blood Upon the Altar" demosu beklenenden çok daha geniş bir ilgi gördü ve birkaç yıl içerisinde Blasphemy'nin adı Kanada'nın dışındaki ekstrem metal çevrelerinde de duyulmaya başladı.
Norveç'te Mayhem, Darkthrone, Burzum ve Immortal gibi grupların etrafında oluşan çevre giderek daha görünür hâle gelirken, dünyanın başka yerlerinde de benzer bir arayış devam ediyordu. Bu nedenle black metalin doksanların başındaki gelişimini yalnızca Norveç üzerinden okumak, hikâyenin önemli bir bölümünü dışarıda bırakmak anlamına gelir.
Blasphemy bunun en güçlü örneklerinden biriydi.
Çünkü Kanada'da ortaya çıkan bu ses, Norveç'teki yeni hareketten bağımsız olarak aynı eski soruya başka bir cevap veriyordu:
Bu müziği daha ne kadar ileri götürebiliriz?
1993 yılında yayımlanan "Gods of War" ile grup bu kez daha farklı bir noktaya geçti. Önceki albümün kaosu hâlâ oradaydı ancak kayıt daha belirgin bir sese sahipti. Şarkılar biraz daha düzenli duyuluyor, gitarların ve davulların ayrıntıları daha kolay seçilebiliyordu. Buna rağmen Blasphemy'nin temel karakterinden vazgeçtiğini söylemek mümkün değildi.

Albümün kısa olması da dikkat çekiciydi. Yaklaşık yirmi dakikalık süresi içerisinde grup, dinleyiciye uzun bir albüm deneyimi yaşatmaya çalışmak yerine doğrudan saldırıya geçiyordu. Üstelik albümün kısa süresini telafi etmek için "Blood Upon the Altar" demosundaki parçaların da sonraki baskılara bonus olarak eklenmesi, grubun geçmişiyle bağını tamamen koparmadığını gösteriyordu.
Grubun etrafında zaman içerisinde şekillenen Ross Bay Cult adı, müzikal olarak birbirinden farklı grupların aynı ilkel ve saldırgan anlayış etrafında buluşmasına zemin hazırladı. Daha sonraki yıllarda Black Witchery, Revenge, Conqueror ve benzeri gruplarda duyacağımız savaşçı, kaotik ve aşırı hızlı black/death metal anlayışının önemli köklerinden biri burada bulunuyordu.
Bugün bu müziği dinlediğimizde kullanılan “war metal” tanımı da büyük ölçüde bu estetik çevrenin etrafında anlam kazandı.
Fakat o dönemde kimse oturup yeni bir tür yaratmaya çalışmıyordu.
Blasphemy ise bütün bu mirası alıp sanki freni tamamen bırakmıştı.
Artık müziğin nereye kadar gidebileceğini görmekten çok, ne kadar ileri götürülebileceğini sınamak vardı.
Bu arada Blasphemy'nin sahne üzerindeki görüntüsü de müzikleri kadar uç noktalardaydı. Dikenli teller, mumlar, mermiler, ateş, kan ve savaş boyaları grubun konserlerinin bir parçası hâline gelmişti. Sahne ile seyirci arasındaki mesafe de çoğu zaman korunamıyordu. Konserlerin kavga ve kaosla sonuçlanması, grubun çeşitli mekânlardan uzaklaştırılmasına kadar varıyordu.
Bütün bunlar Blasphemy'nin adının Kanada underground sahnesinin çok dışına taşmasını sağlamıştı.
Fakat Blasphemy'nin bıraktığı bu kaotik izi şimdilik burada bırakıp yönümüzü başka bir tarafa çevirmemiz gerekiyor.
Çünkü aynı yıllarda, dünyanın başka bir köşesinde başka bir grup kendi karanlığını yaratıyordu. Onların müziğinde Blasphemy'deki kadar yoğun bir kaos olmayacaktı. Fakat atmosfer çok daha karanlık, daha törensel ve daha tekinsiz olacaktı.
İsviçre'den Samael.

Her şey 1987 yılında, Michael Locher'ın, yani daha sonra Vorph adıyla tanıyacağımız müzisyenin etrafında başladı. Vorph'un müziğe yaklaşımında başından beri önemli bir fark vardı. O dönemde metal giderek daha teknik hâle geliyor, thrash metalin virtüözlüğü öne çıkıyor, death metal de kendi sesini oluşturmaya başlıyordu. Fakat Vorph'un ilgisini çeken şey bunların aksine müziğin daha karanlık ve ilkel tarafıydı.
Özellikle Hellhammer'ın "Apocalyptic Raids" EP'si onun için önemli bir dönüm noktası olmuştu. Çünkü burada teknik açıdan gösteriş yapmaya çalışan bir müzikten çok başka bir şey vardı. Müzik bir ruh hâli yaratıyordu.
Samael'in başlangıcını anlamak için bence tam olarak buradan bakmak gerekiyor.
Vorph'un yıllar sonra yaptığı bir röportajda söylediği gibi, amaçları çaldıkları enstrümanlarda ne kadar iyi olduklarını göstermek değildi. Daha çok bir atmosfer yaratmak, dinleyiciyi başka bir dünyaya sokmak istiyorlardı. Teknik açıdan sınırlı olmaları da onlar için bir eksiklikten ziyade kendi müziklerini bulmanın bir yoluna dönüşmüştü.
İlk kadroda Vorph gitar ve vokalleri üstlenirken davulda arkadaşı Pat Charvet bulunuyordu. İkili 1988'e kadar "Into the Infernal Storm of Evil" ve "Macabre Operetta" adlı iki demo kaydetti. Fakat Pat'in davula olan ilgisini kaybetmesinin ardından grubun kadrosuna Vorph'un kardeşi Alexandre katıldı. Onu daha sonra Xytraguptor, ardından kısaca Xy adıyla tanıyacaktık.
İki kardeşin müzikal birlikteliği de aslında başından beri planlanmış bir şey değildi. Xy'nin o sırada kendi grubu vardı ve gitar çalıyordu. Fakat Pat'in birkaç provaya gelmemesi üzerine Xy şarkıları öğrenmeye başladı. Çok geçmeden grubun müziğinin önemli bir parçası hâline geldi.
1988 yılında ikili "Medieval Prophecy" adlı üç parçalık bir EP kaydetti.
Ve burada Samael'in ne yapmak istediği artık çok daha net duyuluyordu.

EP'de iki özgün parça, “Into the Pentagram” ve “The Dark” ile birlikte Hellhammer'ın “Third of the Storms” parçasının bir cover'ı bulunuyordu. Özellikle “Into the Pentagram”, Hellhammer'ın ağır ve yavaş ilerleyen karanlığını alıp daha törensel bir atmosfere taşıyordu. Vorph'un vokalleri de bu müziğin üzerinde neredeyse insan dışı bir çığlık gibi yükseliyordu.
Kendisi de vokal tarzında Quorthon'un büyük bir etkisi olduğunu söylüyordu.
Kayıt şartları ise müziğin kendisi kadar ilkeldi. "Medieval Prophecy", metal hakkında fazla bilgisi olmayan birinin ev stüdyosunda, yalnızca iki gün içerisinde kaydedilmişti. Vorph ve Xy'nin de kayıt konusunda fazla deneyimi yoktu. Fakat ellerindeki imkânlarla yapmak istedikleri sese mümkün olduğunca yaklaşmaya çalıştılar.
Bu EP çok daha hızlı yayılmıştı.
İlk bin kopya kısa sürede tükendi ve grup iki yüz kopya daha bastı. O dönemde henüz düzenli olarak konser vermiyorlardı ve İsviçre'deki konumları onları doğal olarak büyük metal merkezlerinden uzak tutuyordu. Buna rağmen kayıtlar dünyanın farklı yerlerine ulaşıyordu.
Bugün bunu anlatırken internetin olmadığı bir dönemden bahsettiğimizi özellikle hatırlamak gerekiyor.
Bir grubun başka ülkelerde duyulmasının yolu çoğu zaman mektup, kaset takası, fanzinler ve elden ele dolaşan flyer'lardı. Samael de bu ağın içinde giderek daha fazla grupla bağlantı kurdu. Mayhem ile erken dönemlerinden itibaren yazışıyorlardı. Bunun yanında Blasphemy, Beherit, Carcass, Autopsy, Immolation ve daha birçok grupla kaset ve materyal alışverişi yapıyorlardı.
Yani henüz ortada bugünkü anlamıyla bir black metal sahnesi yoktu.
Sadece birbirini bulan küçük gruplar vardı.
Samael'in "Medieval Prophecy" ile yaptığı şey de tam olarak buydu. İsviçre'nin küçük bir yeraltı çevresinden çıkan bir kayıt, mektuplar ve fanzinler aracılığıyla dünyanın başka köşelerine ulaşmaya başlamıştı.
Birkaç yıl sonra bu küçük çevrenin içinden bir albüm daha çıkacaktı.
1991 yılında Samael, "Worship Him" ile ilk uzunçalarını yayımladı. Albüm aynı zamanda o dönemde yeni kurulmuş olan Osmose Productions'ın yayımladığı ilk uzunçalar olması bakımından da önemliydi.

Bu kez grubun kadrosunda bas gitarist Christophe Mermod, yani Masmiseim de bulunuyordu. Vorph gitar ve vokalleri sürdürürken Xy davulun yanı sıra klavye de kullanmaya başlamıştı. Henüz çok belirgin olmasa da ileride grubun müziğinde büyük bir rol oynayacak olan elektronik ve atmosferik unsurların ilk izleri burada duyuluyordu.
Ama "Worship Him" hâlâ esas olarak ilkel bir black metal albümüydü.
Hellhammer'ın etkisi özellikle gitarların ağır ve törensel yapısında hissediliyor, Vorph'un vokalleri ise bu karanlığı daha da derinleştiriyordu. Sözlerde de okültizm, kara büyü ve karanlıkla ilgili temalar öne çıkıyordu.
Samael'in ilk dönemini önemli yapan şeylerden biri de buydu. Grup, çevresindeki müzisyenlerin yaptığı müziği yalnızca daha hızlı veya daha sert hâle getirmeye çalışmıyordu. Daha çok bir atmosferin peşindeydi.
Bu yaklaşım 1992 yılında çıkan "Blood Ritual" ile de devam etti.

Albümde "Worship Him" döneminin ilkel karakteri hâlâ duyuluyordu fakat ses artık daha kontrollüydü. Prodüksiyon belirgin biçimde gelişmiş, şarkılar biraz daha teknik bir yapıya kavuşmuştu. Akustik gitarlar ve klavyeler de müziğin içine daha fazla girmeye başlamıştı.
İlginç biçimde grup burada da geçmişini tamamen geride bırakmadı. "Macabre Operetta" demosundan “Blood Ritual” ve albümle aynı adı taşıyan parça yeniden kaydedildi. Özellikle “Blood Ritual”, uzun ve ağır yapısıyla grubun ilk dönemindeki o törensel havayı koruyordu.
Fakat Samael'in müzikal olarak asıl büyük değişimi bundan sonra gelecekti.
1994 yılında yayımlanan "Ceremony of Opposites", grubun önceki kayıtlarıyla arasında belirgin bir mesafe oluşturdu. Prodüksiyon çok daha temizdi. Şarkılar daha hızlı ve daha akıcıydı. Klavye ve sampler kullanımı arttı.
“Baphomet's Throne” gibi parçalar bu değişimin iyi örnekleriydi.
Ve burada grubun içerisinde de önemli bir değişiklik yaşandı. "Ceremony of Opposites'tan" itibaren müziğin bestelenmesinde Xy daha büyük bir rol üstlendi. Vorph ise müziğin kontrolünü biraz bırakıp sözlere daha fazla yoğunlaşmaya başladı.
Bence Samael'in hikâyesindeki en ilginç noktalardan biri de burada ortaya çıkıyor.
Vorph, Xy'nin müzik yazma konusunda kendisinden daha iyi olduğunu kabul ederek müziğin kontrolünü ona bırakmıştı. Bunun karşılığında kendi tarafında daha fazla alan açılmıştı. Artık yalnızca o dönem okuduğu okült metinlerden değil, kendi deneyimlerinden, düşüncelerinden ve dünyayı algılama biçiminden de yazmaya başlıyordu.
Spiritualiteyi dinle sınırlı görmüyor, insanın kendi iç dünyasını kurmasıyla ilişkilendiriyordu. Sonraki yıllarda uzay, içsel evren ve insanın kendisini inşa etmesi gibi temaların Samael'in sözlerinde giderek daha fazla yer almasının temeli de burada atıldı.
Fakat müzik tarafında değişim bundan da ileri gidecekti.
1996 yılında çıkan "Passage", grubun black metal ile olan bağını neredeyse tamamen değiştirdi.
Xy artık davul çalmıyordu. Bunun yerine bütün davulları programlıyordu ve klavye kullanımını da artırmıştı. Elektronik ve endüstriyel müzikten gelen etkiler, black metalin karanlığıyla birleşmeye başlamıştı.
Üstelik bu değişim yalnızca birkaç ses efekti eklemekten ibaret değildi.
Davul makinesinin kullanılması grubun ritim anlayışını baştan aşağı değiştirmişti. Xy davulları hazır loop'lar kullanarak değil, gerçek bir davulcu çalıyormuş gibi tek tek programlıyordu. Böylece elektronik altyapı, müziğin dışında duran bir unsur olmaktan çıkıp doğrudan grubun ritmik karakterinin parçası hâline geldi.
Samael artık başka bir yere doğru ilerliyordu.
Ve açıkçası grubun burada durmak gibi bir niyeti de yoktu.
"Passage", grubun black metal hareketinden uzaklaşmaya başladığı belirgin dönüm noktasıydı. Sonraki albümlerde elektronik ve endüstriyel unsurlar daha da öne çıkacak, Samael kendi sesini black metalin sınırlarının çok dışına taşıyacaktı.
Fakat tam da bu yüzden, grubun ilk dönemine dönüp baktığımızda "Medieval Prophecy", "Worship Him" ve "Blood Ritual" gibi kayıtların önemi daha da belirginleşiyor.
Çünkü 1987'de Hellhammer'ın müziğinde duyduğu o karanlık atmosferin peşinden giden genç bir müzisyen, birkaç yıl içerisinde kendi müziğini kurmuş ve sonunda o müziğin sınırlarını da kendisi aşmaya başlamıştı...
Yorumlar