top of page

POPÜLER YAZILAR

Bir Zamanlar Var Olan Şey - Bölüm 6

3 gün önce
19 dakikada okunur

"Müziği en ilkel hâline soyarken aynı zamanda onu başka bir yöne taşımak da mümkün."


Nuclear Holocausto Vengeance ve Daemon Fornication. 1990'ların başında Beherit için bir promo fotoğrafı.
Nuclear Holocausto Vengeance ve Daemon Fornication. 1990'ların başında Beherit için bir promo fotoğrafı.

Geçtiğimiz bölümde Rotting Christ ve Master's Hammer'ın black metal tarihindeki yerine tanıklık ettik. Sizlerden gelen olumlu geri dönüşleri görmek ne güzel. Eğer bu yazılar, dinlediğiniz müziğe başka bir gözle bakmanızı ve onun ardındaki geçmişi daha iyi anlamanızı sağlıyorsa, benim için en büyük karşılık budur.


Ancak henüz yolun başındayız. Black metalin tarihi, birkaç isimle, tek bir coğrafyayla ya da belli başlı olaylarla açıklanamayacak kadar geniş. Her dönemin, her sahnenin ve her grubun bu bütüne kattığı ayrı bir anlam var. Önümüzde anlatılmayı bekleyen daha çok hikâye var.


Öyleyse, dördüncü bölümün sonunda adını andığım Beherit ile devam edelim.


“Beherit, kendine has bir gizem taşıyan gruplardan biriydi. Müzikleri hiçbir zaman gerçekten yaygınlaşmadı ve bu yüzden kült statülerini korudular. Ancak boğucu ve tekinsiz ritüelleri andıran atmosferleri, bir black metal kuşağı üzerinde büyük bir etki bıraktı. Black metalin, çok geçmeden yitireceği bir biçimde, hayati ve hatta tehlikeli hissettirdiği bütün bir dönemi temsil ediyorlar.” - V.I.T.R.I.O.L. (Anaal Nathrakh)

1989'da Finlandiya'nın kuzeyindeki Rovaniemi'de kurulan Beherit'in hikâyesi, Marko “Nuclear Holocausto Vengeance” Laiho ile Jari “Daemon Fornication” Vaarala'nın yollarının kesişmesiyle başladı. İkiliye kısa süre sonra davulcu Jari “Sodomatic Slaughter” Pirinen katıldı. Grup, başlangıçta Horny Malformity, ardından Pseudochrist adlarını kullandı. Sonunda Anton LaVey'in The Satanic Bible kitabında karşılaştıkları Beherit adını seçtiler. Süryanice kökenli bu isim, Şeytan anlamıyla ilişkilendiriliyordu.


Beherit'in üyeleri Finlandiya'nın kuzeyindeki Lapland bölgesinden geliyordu. Nuclear Holocausto ile Daemon Fornication 1989 yazında, Kuzey Kutup Dairesi yakınlarında düzenlenen bir yaz festivalinde tanıştıklarında henüz on yedi yaşındaydılar. İkisi de arkadaşlarının speed ve thrash metal gruplarında çalıyordu. Ancak aradıkları şey, dinledikleri müziğin daha sert ve daha uç bir biçimiydi. Nuclear Holocausto'nun önceki grubu Frost'ta Celtic Frost ve Slayer parçalarını çaldığı düşünülürse, Beherit'in beslendiği müzikal çevreyi anlamak zor değil.


Venom, Slayer, Sodom, Possessed, Bathory, Sarcófago ve Blasphemy, grubun şekillenmesinde etkili olan isimler arasındaydı. Özellikle Blasphemy'nin etkisi yalnızca müzikte değil, üyelerin uzun ve saldırgan sahne isimlerinde de kendini gösteriyordu. Beherit, gösterişli teknik becerilerden ya da temiz bir prodüksiyondan ziyade çiğliğin, kaosun ve kötücül bir atmosferin peşindeydi. Dönemin giderek yaygınlaşan death metal anlayışına karşı, eski black metal ruhunu yeniden canlandırmaya çalışan gruplardan biriydi.


Beherit konseri sırasında, Nuclear Holocausto Vengeance
Beherit konseri sırasında, Nuclear Holocausto Vengeance

Bu yaklaşımın ilk örnekleri 1990 yılında arka arkaya geldi. Önce "Seventh Blasphemy" demosu, ardından bir prova kaydından oluşan "Morbid Rehearsals" ve son olarak "Demonomancy" yayımlandı. Yılın sonunda ise Turbo Music etiketiyle dört parçalık "Dawn of Satan's Millennium" 7 inç plağı çıktı. Bu kayıtların tümü, grubun ilkel ve cehennemî sesini farklı biçimlerde yansıtıyordu.


Özellikle "Demonomancy", önceki kayıtlara kıyasla biraz daha belirgin bir prodüksiyona sahipti. Ancak bu durum, müziğin kaotik yapısını değiştirmiyordu. Sarcófago ve Blasphemy etkisindeki gitarlar, saldırgan davullar ve kontrolsüz vokaller, dinleyiciye rahat bir alan bırakmıyordu. "Dawn of Satan's Millennium" ise başlık parçasının başında ve sonunda duyulan birkaç saniyelik synthesizer dışında aynı ham yaklaşımı sürdürüyordu. Beherit, henüz ilk yıllarında, müziğin teknik açıdan kusursuz olmasına ihtiyaç duymadan nasıl güçlü bir karakter oluşturabileceğini gösteriyordu.


Beherit - "Demonomancy" (1990). Sağ tarafta Samael, Pungent Stench, Cadaver gibi gruplara teşekkürler kısmı görülebilir.
Beherit - "Demonomancy" (1990). Sağ tarafta Samael, Pungent Stench, Cadaver gibi gruplara teşekkürler kısmı görülebilir.

Ertesi yıl yayımlanan "The Oath of Black Blood", grubun adını daha geniş bir çevreye duyurdu. Ancak albümün ortaya çıkışı, Beherit'in istediği biçimde gerçekleşmemişti. Turbo Music, "Demonomancy" demosuyla "Dawn of Satan's Millennium" kaydını bir araya getirerek bunları bir albüm adı altında yayımlamıştı. Üstelik Nuclear Holocausto'nun anlattığına göre plak şirketi, grubun kendisine ait ana kayıt bandını bile kullanmamıştı.


Nuclear Holocausto, albümden duyduğu hoşnutsuzluğu yıllar sonra da açıkça dile getiriyordu. Kendi ifadesiyle, grup bu yayını hiçbir zaman gerçek anlamda bir albüm olarak tasarlamamıştı. Kayıt için gönderilen paranın ne kadar olduğu ve nasıl harcandığı konusunda çeşitli söylentiler ortaya atıldı. Bunlardan birine göre grup, stüdyo masrafları için verilen parayı alkol ve uyuşturucuya harcamıştı. Ancak Nuclear Holocausto'nun anlatımı, gönderilen miktarın zaten tam bir stüdyo albümü kaydetmeye yetmediği yönündeydi. Paranın nasıl kullanıldığına ilişkin tartışmalar sürse de bu konuda kesin bir sonuca ulaşmak mümkün değil.


2012'de yayımlanan "At the Devil's Studio 1990" ise bu hikâyeye başka bir ayrıntı ekledi. “Beherit'in resmi ilk albümü” olarak tanıtılan çalışma, bazı demo parçalarının yeniden kaydedilmiş versiyonlarını ve iki yeni parçayı içeriyordu. Kayıtların, yirmi yıl boyunca kayıp kaldıktan sonra davulcu Sodomatic Slaughter tarafından bulunduğu belirtiliyordu. Bununla birlikte, açılışında yalnızca “Rehearsal” adını taşıyan bir parçanın bulunması gibi ayrıntılar, bu çalışmanın gerçekten tamamlanmış ve yayımlanmaya hazır bir albüm olarak tasarlanıp tasarlanmadığı sorusunu açık bırakıyordu.


Beherit - "At the Devil's Studio 1990"
Beherit - "At the Devil's Studio 1990"

Bütün bu sorunlara rağmen "The Oath of Black Blood" 1991 senesinde çıkarak Beherit'in yeraltı sahnesindeki konumunu güçlendirdi. Albümün hamlığı ve dağınıklığı bazı dinleyicileri uzaklaştırırken, tam da bu özellikleri arayan başka bir kesimin ilgisini çekiyordu. Hellhammer ve Bathory gibi öncülerin geçmişte karşılaştığı tepkilere benzer biçimde Beherit de hem nefret edilen hem de hayranlık duyulan bir gruba dönüştü.


Grubun sahne görüntüsü de bu tavrın ayrılmaz bir parçasıydı. Siyah yüz boyası, çiviler, zincirler, ters haçlar ve pentagramlar; ateş püskürtme gibi gösterilerle birleşiyordu. Nuclear Holocausto, yüz boyama konusunda Sarcófago'nun etkisinden söz ederken ateş püskürtme fikrinin Blasphemy vokalisti Black Winds'ten geldiğini anlatmıştı. Beherit'in amacı yalnızca müzik çalmak değildi. Sahneye çıktıklarında izleyicileri rahatsız etmek, korktukları şeylerle yüzleşmelerini sağlamak ve performansı mümkün olduğunca uç bir noktaya taşımak istiyorlardı.


Nuclear Holocausto, 1992'de verdiği bir röportajda grubun amacını mümkün olduğunca kötücül bir atmosfer yaratmak olarak açıklamıştı. Yüzleri boyalı, çiviler ve zincirlerle donanmış hâlde sahneye çıktıklarında bazı insanların şoke olduğunu, kendilerinin de bu tepkileri özellikle hedeflediğini söylüyordu. Bir konserde sahnede kan içtiğini de anlatmıştı. Bu yaklaşım, Venom'un teatral gösterilerinden beslenirken Beherit'in kendi aşırılık anlayışını geliştirdiğini gösteriyordu.


Bir okulun spor salonunda gerçekleştirilen, 1991 tarihli "Day of Darkness" festivalinde sahne alan Nuclear Holocausto ile Beherit.
Bir okulun spor salonunda gerçekleştirilen, 1991 tarihli "Day of Darkness" festivalinde sahne alan Nuclear Holocausto ile Beherit.

Bununla birlikte grubun hikâyesini yalnızca satanik imgeler ve ilkel müzik üzerinden okumak eksik kalır. İlk dönem şarkı sözleri çoğu zaman şiddet dolu, abartılı ve neredeyse karikatürleşmiş bir okültizm taşıyordu. “Grave Desecration” ve “Sadomatic Rites” gibi parçalar, erken dönem Bathory'de de rastlanan türden aşırı ve provokatif bir anlatıma sahipti. Fakat üyelerin bu konulara ilgisi yalnızca sahne gösterisinden ibaret değildi.


Daemon Fornication, 1991'de Norveç'te yayımlanan "Sepulchral Voice" adlı fanzine verdiği röportajda Satanizm üzerine yazışmalı bir eğitime katıldığını ve Satanist rahip olmayı hedeflediğini anlatmıştı. Nuclear Holocausto da Aleister Crowley'nin düşüncelerini incelediğini, çeşitli ritüellerle ilgilendiğini ve grubun şarkılarının büyük bölümünün okült temalar taşıdığını söylüyordu. Onun ilgisi zamanla değişse de bu konular, Beherit'in düşünsel dünyasında uzun süre önemli bir yer tutmaya devam etti.


Bu dönemde grubun Satanizm anlayışı, Anton LaVey'in Church of Satan çevresindeki düşüncelerle yakından ilişkiliydi. LaVey'in bireycilik ve kişisel güç vurgusu, Norveç'teki bazı black metal müzisyenlerinin savunduğu anlayışla çelişiyordu. Euronymous ve Varg Vikernes gibi isimler, LaVey'in yaklaşımını gerçek anlamda Şeytan'a tapınmak olarak görmüyor; onu daha çok bireyci ve hümanist bir felsefe olarak değerlendiriyordu. Bu görüş ayrılığı, müzikal rekabetin de ötesine geçen bir düşmanlığa dönüştü.


Church of Satan'ın kurucusu Anton Szandor LaVey, kilisenin ilk büyük ve halka açık toplanmasında, beşikte yatan kızı Zeena LaVey'in şeytani vaftiz törenini teatral cübbesi ile yönetiyor.
Church of Satan'ın kurucusu Anton Szandor LaVey, kilisenin ilk büyük ve halka açık toplanmasında, beşikte yatan kızı Zeena LaVey'in şeytani vaftiz törenini teatral cübbesi ile yönetiyor.

Finlandiyalı Beherit ve Impaled Nazarene gibi gruplarla Norveç sahnesindeki bazı isimler arasında yaşanan bu gerilim, black metal çevrelerinde “Dark War” olarak anılmaya başladı. Fakat olayların yıllar içinde kazandığı ün, yaşananların gerçek boyutlarını zaman zaman gölgede bıraktı. Çatışma görece kısa sürdü; Euronymous ile Impaled Nazarene'den Mika Luttinen'in 1993'te aralarındaki sorunları çözmesi de gerilimin azalmasına katkıda bulundu.


Nuclear Holocausto, Norveç'te çok sayıda mektup arkadaşı olduğunu, ancak zamanla insanların kendisinden belirli bir tarafı seçmesini beklediğini anlatıyordu. Kendisi ise Norveç sahnesinin bir parçası olmak ya da herhangi bir grubun çevresinde konumlanmak istemiyordu. Bazı tehditler aldığını ve Norveçli müzisyenlerle sorunlar yaşadığını kabul etse de Beherit'in bu çatışmanın merkezindeki büyük aktörlerden biri olduğu düşüncesine mesafeli yaklaşıyordu. Dolayısıyla “Dark War”ı, sonradan anlatıldığı gibi iki sahnenin bütünüyle karşı karşıya geldiği büyük bir savaş olarak değil, gerçek anlaşmazlıkların ve kişisel gerilimlerin zaman içinde büyütüldüğü bir dönem olarak değerlendirmek daha doğru olur.


Bütün bu tartışmalar Beherit'in müzikal gelişimini durdurmadı. Aksine, 1992'de yayımlanan "Promo 1992" demosu grubun kariyerinde yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Dört parçadan oluşan bu kayıt, önceki çalışmaların saldırgan ve kontrolsüz çizgisinden uzaklaşarak daha yavaş, tekrara dayalı ve atmosferik bir anlayışa yöneliyordu. Beherit'in ilk dönemini seven herkes bu değişimden aynı ölçüde etkilenmese de demo grubun müzikal dünyasını baştan kurabileceğinin işaretiydi.


1993'te Spinefarm Records aracılığıyla yayımlanan "Drawing Down the Moon", bu yeni yönelimin en güçlü ifadesi oldu. Albüm, "Promo 1992" demosundaki dört parçanın yeniden kaydedilmiş versiyonlarını ve dokuz yeni parçayı bir araya getiriyordu. Adını Wicca geleneğindeki bir ritüelden alan çalışma, Beherit'in müziğini de neredeyse törensel bir deneyime dönüştürüyordu.


Beherit - "Drawing Down the Moon" (1993)
Beherit - "Drawing Down the Moon" (1993)

Albümdeki yaklaşım, dönemin black metal anlayışı açısından oldukça sıra dışıydı. Hızlı ve kaotik saldırıların yanına ağır tempolar, minimal riff'ler, synthesizer sesleri ve elektronik dokular yerleştirilmişti. Beherit, ilk kayıtlarındaki çiğliği terk etmiyor, fakat bu çiğliği farklı bir müzikal anlatımın parçası hâline getiriyordu. Geleneksel anlamda güçlü bir prodüksiyon ya da teknik ustalık arayışı yerine, tekrarın ve boşluğun yarattığı atmosferi öne çıkartıyordu.


“The Gate of Nanna” bunun en belirgin örneklerinden biriydi. Son derece sınırlı sayıda riff ve basit perküsyon üzerine kurulan parça, tekrarlar aracılığıyla hipnotik bir etki yaratıyordu. “Nuclear Girl” gibi enstrümantal parçalar albümün içine daha uzaylı ve mesafeli bir hava katarken, “Nocturnal Evil” ve “Werewolf, Semen and Blood” gibi parçalar grubun eski saldırganlığını koruyordu. Böylece "Drawing Down the Moon", birbirine zıt gibi görünen iki yönü bir araya getiriyordu: ilkel black metalin şiddeti ve deneysel müziğin atmosfer arayışı.


Bu yaklaşım albümü yalnızca Beherit'in diskografisinde değil, doksanlı yılların black metal tarihi içinde de ayrı bir yere taşıdı. Darkthrone'dan Fenriz, yıllar sonra albümü "doksanların en önemli black metal çalışmalarından biri" olarak değerlendirecekti. Amerikan black metal sahnesinden Nachtmystium'ın kurucusu Blake Judd da albümün yarattığı kâbus hissine dikkat çekmişti. Beherit, black metalin yalnızca daha hızlı, daha sert ya da daha saldırgan hâle getirilmesi gerekmediğini gösteriyordu. Türün atmosferik ve deneysel sınırları da aynı ölçüde genişletilebilirdi.


Albümün tematik dünyası da en az müziği kadar çeşitliydi. LaVeyan Satanizm'inin etkisi hissedilse de parçalar yalnızca bu çerçeveyle sınırlı değildi. Solomon'un okültizmi, Necronomicon, pagan temalar, Crowley'nin düşünceleri ve çeşitli ritüellere yapılan göndermeler, albümün söz dünyasını şekillendiriyordu. Nuclear Holocausto'nun açıklamaları, Beherit'in bu konuları tek bir inanç sistemine bağlı kalmadan, farklı kaynaklardan beslenerek ele aldığını gösteriyordu.


Ne var ki bu yaratıcı sıçrama, grubun dağılma süreciyle aynı zamana denk geldi. Davulcu Necroperversor ve Black Jesus, "Drawing Down the Moon" kaydının ardından gruptan ayrıldı. Nuclear Holocausto ise hem maddi hem de kişisel açıdan oldukça zor bir dönemden geçiyordu. Albümün stüdyo masraflarını karşılamak için arabası dâhil pek çok eşyasını satmak zorunda kaldığını, bir süre evsiz kaldığını anlatmıştı. Plak şirketi Turbo Music'ten destek istemiş, ancak şirketin "kendilerine güvenmediğini" söylemesi üzerine masrafları kendisi üstlenmişti.


Nuclear Holocausto, albüm kaydının çevresindeki dönemi son derece yoğun ve yıpratıcı olarak hatırlıyordu. İçki, uykusuzluk, kişisel sorunlar ve maddi sıkıntılar, Beherit'in müziğini üretme sürecinin bir parçası hâline gelmişti. Grubun kayıt dönemlerinde sosyal hayatının neredeyse tamamen dağıldığını söylemesi, bu koşulların geçici bir sorun olmadığını da gösteriyordu.


1993'ün sonlarında yayımlanan "Messe des Morts" 7 inç plağı, Beherit'in uzun süre boyunca yayımladığı son black metal kaydı oldu. İlkel gitarlar, çılgın vokaller ve programlanmış davulların bir araya geldiği bu çalışma, grubun ilk dönemindeki sesle "Drawing Down the Moon" sonrasında geliştirdiği yaklaşım arasında bir yerde duruyordu. Ardından Nuclear Holocausto, uygun müzisyenleri bir araya getirmekte zorlanması ve elektronik müziğe duyduğu ilginin artması nedeniyle farklı bir yola yöneldi.


Beherit - "Messe des Morts" (1993)
Beherit - "Messe des Morts" (1993)

1994'te yayımlanan "H418ov21.C", Beherit adı altında hazırlanan ilk elektronik albümdü. 1995'te gelen "Electric Doom Synthesis" ise gitarları yeniden müziğe dâhil etse de ağırlıklı olarak elektronik ve metal dışı bir anlayışı sürdürüyordu. Bu çalışmalar, Beherit'in black metalden bütünüyle kopuşunu temsil etmekten çok, Nuclear Holocausto'nun müzikal sınırları genişletme arzusunu ortaya koyuyordu. Geleneksel metal gruplarının alışılmış çalışma biçimlerinden uzaklaşarak ev stüdyosunda sesler ve düzenlemeler üzerinde özgürce çalışabiliyordu.


Nuclear Holocausto daha sonra Suuri Shamaani adıyla elektronik müzik üretmeye, DJ Gamma G adı altında ise hardcore techno yapmaya başladı. Ancak elektronik müziğe yönelmesi, Beherit'in geçmişine sırtını döndüğü anlamına gelmiyordu. Yıllar sonra verdiği röportajlarda, bu dönemde aradığı özgürlüğün bir süre sonra yeniden gitar müziğine dönme isteğini de etkilediğini anlatacaktı.


Onun düşünsel yolculuğu da benzer biçimde farklı yönlere uzanıyordu. Gençliğinde Satanizm ve Odinist düşüncelerle ilgilendikten sonra çeşitli ezoterik akımları, paranormal konuları ve New Age hareketlerini araştırmıştı. 1990'ların sonlarında Doğu'ya yönelerek Taoizm, Budizm ve Tibet Ölüler Kitabı ile tanıştı. Meditasyon yapmaya ve orman manastırlarında düzenlenen inzivalara katılmaya başladı. Zamanla Budizm'i bir dinî aidiyetten ziyade felsefi bir yaklaşım olarak benimsediğini ifade etti.


Nuclear Holocausto'nun bu değişimi, Beherit'in ilk dönemindeki satanik kimliğin bütün kariyerini açıklamaya yetmediğini gösteriyor. Geçmişteki inançlarını tamamen geride bıraktığını söylemese de yaşam, ölüm ve insanın varoluşu üzerine düşünceleri farklı kaynaklardan beslenmeye devam etti. Bu yönüyle Beherit'in tarihi, yalnızca bir müzik grubunun tarz değiştirmesinden ibaret değildi. Grubun merkezindeki kişinin düşünsel dünyası da yıllar boyunca dönüşüyordu.


Beherit'in black metal alanına dönüşü 2009'da "Engram" ile gerçekleşti. Nuclear Holocausto, orijinal davulcu Sodomatic Slaughter'ın yanı sıra Thy Serpent'ın kurucusu Sami Tenetz ve Pasi Kolehmainen ile yeniden bir araya geldi. Albüm, grubun soğuk ve saldırgan black metal anlayışına dönüşünü temsil ediyordu. Önceki çalışmalarına kıyasla daha güçlü bir prodüksiyona sahip olsa da minimalist riffler, hipnotik tekrarlar ve karanlık atmosfer hâlâ belirleyiciydi.


Beherit - "Engram" (2009)
Beherit - "Engram" (2009)

"Engram", Beherit'in yalnızca eski kayıtlarının etkisiyle varlığını sürdüren bir grup olmadığını gösteriyordu. Nuclear Holocausto, yıllar boyunca farklı müzikal alanlara yönelmiş olsa da black metalin kendisine sunduğu ifade biçimine yeniden dönebiliyordu. Albümün kaydı da önceki dönemlerde olduğu gibi oldukça çalkantılı geçmişti. Nuclear Holocausto, kayıt sırasında yaşanan yoğun içki tüketimi ve uykusuzluğun, albümün açılışında duyulan öfke dolu ifadenin arkasındaki gerçek ruh hâlini yansıttığını anlatmıştı.


Beherit, Norveç sahnesi uluslararası ölçekte öne çıkarken kendi ilkel ve saldırgan sesini çoktan geliştirmişti. Ardından "Drawing Down the Moon" ile aynı müzikal dünyanın içinde alışılmış kalıpları zorlayan bir çalışma ortaya koydu. Elektronik dönemi ve yıllar sonra gelen "Engram" ise bu değişim arzusunun geçici olmadığını gösterdi.


Beherit hiçbir zaman tek bir müzikal biçime bağlı kalmadı. Nuclear Holocausto'nun da belirttiği gibi, grubun farklı dönemlerden oluşan diskografisi bir sınırlama değil, özgürlük alanıydı. Gelecekte nasıl bir müzik yapacaklarını önceden belirlemek yerine, kendi istedikleri yönde ilerlemeyi tercih ediyorlardı.


Beherit'in black metal tarihindeki yeri de tam olarak burada belirginleşiyor. Grup, türün ilkel ve saldırgan tarafını temsil etmekle kalmadı; atmosfer, tekrar ve elektronik sesler aracılığıyla black metalin başka yönlere de ilerleyebileceğini gösterdi. Bu yaklaşım, Norveç sahnesinin giderek türün başlıca temsilcisi hâline geldiği yıllarda bile black metalin farklı coğrafyalarda ve farklı düşünsel çevrelerde gelişmeye devam ettiğini hatırlatıyor.


Beherit, black metalin yalnızca bir ses ya da görüntü olmadığını, müzisyenlerin kendi dünyalarını kurabilecekleri bir alan olduğunu ortaya koyan gruplardan biriydi. "The Oath of Black Blood" ile "Drawing Down the Moon" arasındaki fark, bu özgürlüğün en açık örneklerinden biriydi. Bir yanda ham, kaotik ve saldırgan bir başlangıç; diğer yanda bu ilk ruhu terk etmeden sınırlarını genişleten, hipnotik ve deneysel bir albüm. Beherit'in mirası, bu iki uç arasında kurduğu bağda yatıyor.


Müziği en ilkel hâline soyarken aynı zamanda onu başka bir yöne taşımak da mümkün.


Şimdi sizi Amerika’nın batı kıyısına, San Francisco yeraltı sahnesine götüreceğim: Müziği tüm fazlalıklarından arındırıp geriye sadece en yalın, en hipnotik ve en saldırgan hâlini bırakan bir grup var karşımızda: VON.


Goat, Snake ve Kill ile, "Satanic Blood" demosu zamanından VON.
Goat, Snake ve Kill ile, "Satanic Blood" demosu zamanından VON.

“VON'u, Varg ve o ‘isim meselesi’ ortaya çıkana kadar tanımıyordum… Varg'ın evinde dinlemiştim ama pek dikkat etmemiştim. Aradan birkaç yıl geçtikten sonra bazı parçalarını dinlemeye başladım ve kendi kendime, ‘Siktir, bu resmen Nitzer Ebb'in black metal versiyonu!’ diye düşündüm. Sade, tonaliteden yoksun… Bu, anti-müzik. Müzikte yapmaman gereken şeyleri yapmaya, bazı kuralları yıkmaya çalışıyor. Belki de müziği, dinlemesi pek kolay olmayan bir noktaya varacak kadar basit ya da ‘kötü’ hâle getiriyor. Umarım birileri benim müziğimde de bunu fark ediyordur.” - Snorre Ruch (Stigma Diabolicum / Thorns)

Not: “İsim meselesi” ile kastedilen, Varg Vikernes'in bir röportajda VON adını “Victory-Orgasm-Nazi” kelimeleriyle ilişkilendirmesiydi. Bu ifade, VON'un adının bu kelimelerin baş harflerinden oluştuğu yönünde yanlış bir izlenim yarattı ve grubun Nazi sempatisi taşıdığına dair bir söylentinin yayılmasına neden oldu. Grubun kendi açıklamasına göre VON adının böyle bir açılımı yoktu.


Grubun kuruluşuyla ilgili anlatılar yıllar boyunca birbirine karıştı. VON'un 1987 civarında Kaliforniya'da kurulduğu düşünülüyordu. Ancak yıllar sonra grup üyelerinin aktardığı hikâyeye göre başlangıç noktası Hawaii'nin Oahu adasıydı. Shawn Calizo ve Jason Ventura, okul yıllarında tanışmış, Venom, Slayer, Sodom ve hardcore punk gruplarından beslenen Mesmeric adlı kısa ömürlü bir grupta birlikte çalmışlardı. Davulcu Brent'in de aralarına katılmasıyla VON'un temelleri atıldı. Üçlü, 1988'de San Francisco'ya taşındı. Burada amaçları, dönemin tanınmış Bay Area metal sahnesinin bir parçası olmaktan çok, kendi müziklerini geliştirebilecekleri bir ortam bulmaktı.


Üyeler sahne isimlerini de bu dönemde şekillendirdi. Shawn, Von adını kullanırken Brent Vennt, Jason ise Venien olarak anılmaya başladı. Ancak grubun daha sonra bilineceği kadroda önemli bir değişiklik yaşanacaktı. Jason'ın ailesindeki sağlık sorunları nedeniyle Hawaii'ye dönmesi gerektiğinde, bas görevini arkadaşı Joe Allen üstlendi. Böylece grubun ilk döneminin en çok tanınan üçlüsü ortaya çıktı: vokal ve gitarda Goat, davulda Snake, basta Kill.


VON'un bas gitaristi, Kill.
VON'un bas gitaristi, Kill.

Bu isimler, VON'un müziğini anlamak açısından önemliydi. Grup, dönemin teknik açıdan giderek karmaşıklaşan thrash ve death metal anlayışına karşı neredeyse bilinçli bir sadelik benimsiyordu. Kısa ve tekrarlanan gitar motifleri, basit ama inatçı davul ritimleri ve yoğun yankıyla işlenmiş boğuk vokaller, müziğin temelini oluşturuyordu. Şarkılar çoğu zaman geleneksel anlamda gelişmiyor, aynı fikir etrafında dönerek dinleyiciyi bir tür hipnotik döngünün içine çekiyordu.


Bu yaklaşımın ilk kayıtlarından biri, grubun kendi imkânlarıyla hazırladığı "Satanic" demosuydu. 1990 civarında kaydedilen bu prova kaydında şarkılar tek bir mikrofonla kaydedilmişti. Buna rağmen ortaya çıkan ses, dönemin giderek cilalanan metal prodüksiyonlarından oldukça uzaktı. Hardcore punk'ın doğrudanlığı ile erken dönem black metalin karanlık atmosferi birleşiyor; müzik, teknik kusurlarını saklamaya çalışmak yerine onları kendi karakterinin bir parçası hâline getiriyordu.


VON'un asıl ününü kazanmasını sağlayan kayıt ise "Satanic Blood" demosu oldu. 1991'de kaydedilen ve 1992'de sınırlı sayıda kaset olarak yayımlanan bu çalışma, sekiz kısa parçadan oluşuyordu. Yaklaşık yirmi dakikalık kayıt boyunca grup, tekrar eden riffleri, çiğ gitar tonlarını ve vahşi vokalleri neredeyse hiç gevşetmeden sürdürüyordu. Şarkılar arasındaki kısa konuşma bölümleri bile müziğin yarattığı rahatsız edici atmosferi bozmak yerine güçlendiriyordu.


VON - "Satanic Blood" (1992)
VON - "Satanic Blood" (1992)

"Satanic Blood", ilk yayımlandığında geniş bir dinleyici kitlesine ulaşmadı. VON'un birkaç canlı performansı da dönemin metal dinleyicilerinden büyük bir ilgi görmemişti. Teknik thrash ve death metalin öne çıktığı bir ortamda, grubun bu kadar sade ve ham bir ses üzerinde ısrar etmesi birçok dinleyici için anlaşılması güçtü. Ancak kaset takas ağı sayesinde kayıt, yıllar içinde farklı ülkelere ulaştı ve özellikle yeni yeni şekillenen uluslararası black metal çevresinde etkisini göstermeye başladı.


Bu etkinin Norveç sahnesine uzanan bir boyutu da vardı. Varg Vikernes'in VON'dan söz etmesi ve mahkeme sürecinde VON tişörtü giymesi, grubun adının daha geniş çevrelerce duyulmasına katkıda bulundu.


Varg Vikernes mahkeme duruşması sırasında VON uzun kollusu ile.
Varg Vikernes mahkeme duruşması sırasında VON uzun kollusu ile

VON'un etkisi zamanla kendi kayıtlarının çok ötesine geçti. "Satanic Blood" parçaları farklı ülkelerden gruplar tarafından defalarca yorumlandı. Dark Funeral, Urgehal, Taake, Abigail ve Nachtmystium gibi grupların repertuvarlarında VON parçalarına rastlamak mümkündü. İsveçli Watain ise adını doğrudan VON'un aynı adlı şarkısından aldı. Birkaç yüz kasetle sınırlı kalmış bir demo, böylece black metalin uluslararası yeraltı ağında kalıcı bir referansa dönüştü.


Bu dönemde VON'un görünümü de müziği kadar uç noktalardaydı. Canlı performanslarında büyük ters haçlar, kırmızı mumlar ve kanla kaplı bedenler kullanıyorlardı. Ancak grubun hayatı, sahnede sergiledikleri görüntüden çok daha zorlayıcı koşullar içinde geçiyordu. Üyeler geçim sıkıntısı çekiyor, kötü işlerde çalışıyor ve kişisel sorunlarla uğraşıyordu. Jason'ın madde kullanımı ve şiddetle iç içe geçmiş yaşamı, Shawn'ın yeni ailesini geçindirme mücadelesi ve grubun genel istikrarsızlığı, müziğin ortaya çıktığı ortamın bir parçasıydı.


1990 sonu ile 1991 başlarında Jason'ın annesinin ağır hastalığı nedeniyle Hawaii'ye dönmesi, gruptaki ayrılığı kalıcılaştırdı. Kaydedilen "Satanic Blood", VON'un en bilinen dönemini temsil etti. Grup ayrıca daha sonra "Blood Angel" adıyla anılacak başka kayıtlar da yaptı. Ancak bu demo, grubun dağılmasından yıllar sonrasına kadar bağımsız bir yayımla dinleyiciye sunulmadı.


1991 yılına ait bir VON konseri görüntüsü
1991 yılına ait bir VON konseri görüntüsü

VON 1992'de dağıldığında, geride çok az kayıt ve neredeyse hiç belgelenmemiş bir geçmiş bırakmıştı. Üyeler kendi yollarına gitti; Shawn farklı müzik projelerinde yer alırken Jason illüstrasyon ve tasarım alanında çalıştı. Davulcu Snake'in nerede olduğuna dair bilgiler de zamanla belirsizleşti. Grubun dağılmasından sonra üyeler arasındaki iletişimin zayıflaması, VON'un tarihini çevreleyen bilgi eksikliğini daha da artırdı.


Buna karşılık, grubun kayıtları yeni bir kuşağın eline geçmeye devam etti. 2003'te yayımlanan "Satanic Blood Angel" derlemesi, ikinci ve üçüncü dönem kayıtlarını canlı materyalle birlikte bir araya getirdi. Ancak bu yayının ne ölçüde grup üyelerinin tamamının onayını taşıdığı konusunda anlaşmazlıklar vardı. Özellikle Jason, eski materyalin kendi rızası dışında yayımlanmasına itiraz ediyordu. VON'un geçmişine ilişkin tartışmaların yeniden gündeme gelmesi de bu döneme denk geldi.


Grubun beklenmedik dönüşü 2010'da gerçekleşti. Watain'in de yer aldığı Londra'daki Armageddon Fest kapsamında VON, yaklaşık yirmi yıl aradan sonra sahneye çıktı. Shawn ve Jason yeniden bir araya gelmiş, Snake'in yerine Blood adlı bir davulcu katılmıştı. Gösteri için üç parçalık bir 7 inç EP de hazırlandı. Ancak dönüş, herkesin beklediği gibi karşılanmadı. Bazı dinleyiciler şarkıların daha yavaş çalınmasını ve grubun eski sahne görüntüsünü sürdürmemesini eleştirdi. Shawn ise "aradan geçen yirmi yılda insanların değiştiğini, kendilerinin de artık aynı kişiler olmadığını" belirtiyordu.


Bu buluşma uzun sürmedi. Shawn kısa süre sonra gruptan ayrıldı ve kendi projesi VON Goat'a yöneldi. Jason ise VON adını kullanarak yeni müzisyenlerle çalışmayı sürdürdü. 2012'de yayımlanan "Satanic Blood", eski demo parçalarının yeniden kaydedilmiş versiyonlarını ve daha önce yayımlanmamış materyali bir araya getiriyordu. Ancak bu, 1992'deki demoyla aynı kayıt değildi; yeni bir kadroyla hazırlanmış, eski şarkıların stüdyo kayıtlarıydı. Bu ayrım, VON'un ilk dönemine duyulan kült bağlılıkla grubun yeni dönemini birbirinden ayıran tartışmaların merkezinde yer aldı.


Jason'ın liderliğinde VON, ardından "Dark Gods" albüm serisine yöneldi. "Dark Gods: Seven Billion Slaves" 2013'te yayımlandı; "Dark Gods: Birth of the Architects" ise 2017'de geldi. Bu çalışmalar, grubun ilk dönemindeki son derece yalın ve tekrara dayalı müziğin dışına çıkan, daha geniş kapsamlı bir yaratıcı yönelimi temsil ediyordu. Ancak VON'un yeni dönemine yönelik tepkiler bölünmüş kaldı. Bazı dinleyiciler için grubun asıl mirası "Satanic Blood" demosuyla sınırlıyken, Jason için VON'un geçmişteki birkaç kayda hapsolması gerekmiyordu.


VON - "Dark Gods: Seven Billion Slaves" (2013)
VON - "Dark Gods: Seven Billion Slaves" (2013)

VON'un black metal tarihindeki yeri, yalnızca ne kadar erken ortaya çıktığıyla açıklanamaz. Grubun ilk dönem kayıtları, türün teknik yeterlilikten ya da kusursuz prodüksiyondan bağımsız olarak da güçlü bir karakter yaratabileceğini gösteriyordu. Tekrarlanan riffler, ilkel davullar ve boğuk vokaller, sonraki yıllarda Amerikan black metalinde farklı biçimlerde yeniden ortaya çıkacak bir ifade alanı açtı.


VON'un mirasını karmaşıklaştıran şey de tam olarak buydu: Bir yanda sınırlı sayıda kasetten doğan ve zamanla neredeyse efsaneye dönüşen bir demo, diğer yanda bu geçmişi yeniden yorumlamak isteyen müzisyenler vardı. İlk dönemin gizemi, yıllar sonra grubun tarihine dair yeni açıklamalar geldikçe azalmadı; aksine, hangi anlatının ne kadar güvenilir olduğu sorusu da mirasın bir parçası hâline geldi. VON'un etkisi, belki de en çok bu çelişkide kendini gösteriyor. Kendi döneminde büyük ölçüde anlaşılmayan müziği, yıllar sonra black metalin en tavizsiz örnekleri arasında anılmaya başladı.


Bu uzun yolun başka bir ucunda, black metalin geleceğini kendi yöntemleriyle şekillendiren bir grup daha vardı. Hikâye bu kez Amerika'dan Avrupa'ya, Macaristan'a uzanıyordu. Tormentor, dönemin alışıldık metal kalıplarının dışına çıkan müziği, black metalin ilerleyen yıllarda alacağı biçimin önemli habercilerinden biri olacaktı.


Tormentor, Macar mezarlığında. György Farkas (bas gitar), Attila Szigeti (Gitar), Ménes Márk (davul), Tamás Budai (gitar), Attila Csihar (vokal).
Tormentor, Macar mezarlığında. György Farkas (bas gitar), Attila Szigeti (Gitar), Ménes Márk (davul), Tamás Budai (gitar), Attila Csihar (vokal).

Grubun vokalisti Attila Csihar, yıllar sonra Mayhem'in "De Mysteriis Dom Sathanas" albümünde yer alacak ve black metal tarihinin en tanınan seslerinden birine dönüşecekti. Ancak Tormentor'ın önemi, yalnızca Attila'nın sonraki kariyeriyle açıklanamaz. Onu Norveç yeraltı sahnesinin dikkatini çekecek kadar özel kılan, daha 1980'lerin sonunda ortaya koyduğu müzikti.


Attila Csihar'ın müzikle tanışması, pek çok metal müzisyeninde olduğu gibi AC/DC, Kiss ve Motörhead gibi gruplarla başladı. Ardından Iron Maiden'a, punk'a ve daha sert müziklere yöneldi. O dönemde Macaristan, Sovyetler Birliği'nin etkisi altındaki Doğu Bloku ülkelerinden biriydi. Batı'daki müzik dünyasıyla bağlantı kurmak, yeni plaklara ulaşmak ve farklı sahneleri takip etmek kolay değildi. Bununla birlikte Macaristan, Doğu Bloku'nun bazı diğer ülkelerine kıyasla daha esnek bir kültürel ortama sahipti. Attila'nın anlattığına göre, ülkenin batı sınırına yakın yaşayan tanıdıkları Avusturya radyosunu dinleyebiliyor, özel plak dükkânları aracılığıyla da dışarıdan müzik bulmak mümkün olabiliyordu.


Attila, bir gün bir plak dükkânına giderek elindeki hardcore kayıtlarından daha sert bir şey istediğinde, dükkândaki birinin ona Venom plağı dinlettiğini anlatır. Müziğin ilk saniyelerinde aradığı şeyin bu olduğunu anlamıştı. Venom'un yanı sıra Celtic Frost, Destruction ve Kreator gibi gruplar da Tormentor'ın şekillenmesinde önemli rol oynayacaktı. Okulda benzer müziklere ilgi duyan gençlerle tanışan Attila, kısa süre içinde kendi grubuyla sahneye çıkmaya başladı.


Tormentor'un erken dönem bir konseri. Okullarda ve kültür merkezlerinde verilen DIY konserlere rağmen, Attila Csihar teatral kostümlerinden vazgeçmiyor
Tormentor'un erken dönem bir konseri. Okullarda ve kültür merkezlerinde verilen DIY konserlere rağmen, Attila Csihar teatral kostümlerinden vazgeçmiyor

Tormentor, Macaristan'da hızla kendine bir dinleyici kitlesi oluşturdu. Düzenli olarak yurt dışında turneye çıkmak neredeyse imkânsızdı. Grup, Slovakya'da ve Viyana'da birer konser verebilmiş olsa da asıl olarak Macaristan'da çalıyordu. Attila'nın aktardığına göre, 1980'lerde konserlerine çoğu zaman beş yüz veya daha fazla kişi geliyordu. Üstelik bu kalabalık yalnızca metal dinleyicilerinden oluşmuyordu. Punk'lar, skinhead'ler ve birbirinden farklı gruplar aynı konserlerde bir araya geliyor, güvenliğin neredeyse bulunmadığı bu ortamlar zaman zaman şiddet olaylarına dönüşüyordu. Tormentor, müziğinin yanı sıra bu kargaşalı konser atmosferiyle de ün kazandı.


1987'de grup, ev yapımı bir mikser kullanarak bir garajda "The Seventh Day of the Doom" kaydını yaptı. Dokuz parçadan oluşan ve elli dakikayı aşan bu kayıt, teknik imkânların sınırlılığına rağmen grubun müzikal yönünü ortaya koyuyordu. Slayer ve Metallica gibi thrash metal gruplarının etkisi, Mercyful Fate ve Iron Maiden gibi geleneksel heavy metal gruplarından gelen unsurlarla bir araya geliyordu. Tormentor henüz kendi sesini bütünüyle bulmuş değildi; ancak hızlı, karanlık ve saldırgan müziği, daha sonra geliştireceği yaklaşımın temelini oluşturuyordu.


Tormentor - "The Seventh Day of Doom" (1987)
Tormentor - "The Seventh Day of Doom" (1987)

Asıl kırılma noktası ise bir sonraki yıl geldi. Tormentor, ilk albümü olarak yayımlamayı planladığı "Anno Domini" için yaklaşık bir yıl boyunca parçalar üzerinde çalıştı ve 1988'de Budapeşte'deki Omega II Stüdyosu'nda profesyonel kayıt yaptı. "The 7th Day of the Doom"un daha ham ve dağınık yapısına kıyasla "Anno Domini", çok daha belirgin bir müzikal kimliğe sahipti. Hızlı ve sert thrash metal riffleri, keskin davullar ve saldırgan vokaller; daha yavaş ilerleyen melodiler, klavyeler ve tekinsiz atmosferlerle birleşiyordu. Tormentor, dönemin ekstrem müziğinden beslenmesine rağmen bu etkileri yalnızca taklit etmekle kalmıyor, onlara kendine özgü bir karakter kazandırıyordu.


Albümün kısa açılışı, 1979 yapımı korku filmi Phantasm'ın ana temasından yararlanıyordu. Korku sinemasına ait örnekler, albümün diğer bölümlerinde de karşımıza çıkıyordu. Bu tercihler, Tormentor'ın karanlık atmosferini yalnızca hızlı gitarlar ve sert vokallerle sınırlamadığını gösteriyordu. Grubun müziğinde teatral ve ürpertici bir yön de vardı.


Tormentor - "Anno Domini" (1989)
Tormentor - "Anno Domini" (1989)

"Anno Domini"nin en dikkat çekici parçalarından biri olan “Elisabeth Bathory”, adını Macar tarihinin en meşhur ve en karanlık figürlerinden birinden alıyordu. Elizabeth Báthory hakkındaki tarihsel anlatılar ve sonradan oluşan efsaneler, ekstrem metalin karanlık temaları için uzun zamandır bir kaynak olmuştu. Venom ve Bathory gibi grupların açtığı yolu izleyen Tormentor, bu figürü melodik ve orta tempolu bir parçayla ele alıyordu. Basit ama akılda kalan melodiler, klavye dokunuşları ve uğursuz nakarat, parçaya grubun diğer şarkılarından ayrılan görkemli bir hava kazandırıyordu. “Heaven” ve “Damned Grave” ise daha öfkeli, ham ve kaotik tarafı öne çıkarıyordu.


Bu çeşitlilik, "Anno Domini"yi yalnızca dönemin hızlı ve saldırgan müziğinden ibaret olmaktan çıkarıyordu. Albümde thrash metalin enerjisi, heavy metalden gelen melodik anlayış ve giderek belirginleşen karanlık atmosfer bir aradaydı. Bugünden geriye bakıldığında kayıt, 1990'larda gelişecek black metalin bazı özelliklerini önceden taşıyan önemli bir çalışma olarak değerlendiriliyor. Bununla birlikte Tormentor'ı, sonraki yıllarda Norveç'te ortaya çıkan müziğin basit bir öncülü gibi görmek de doğru olmaz. "Anno Domini", kendi döneminin farklı metal geleneklerini bir araya getiren, kendine özgü bir karaktere sahipti.


Ne var ki albümün hikâyesi, müziğinin başarısından çok daha talihsiz bir yönde ilerledi. "Anno Domini" başlangıçta plak olarak yayımlanmak üzere hazırlanmıştı. Ancak albümü yayımlaması beklenen plak şirketinin yöneticisi ortadan kayboldu ve anlatılanlara göre master kayıtlar da onunla birlikte kayboldu. Grup, elinde kalan kopyalardan kasetler hazırlayarak müziği kendi imkânlarıyla dolaşıma sokmak zorunda kaldı. Böylece profesyonel bir stüdyoda kaydedilmiş, albüm olarak tasarlanmış bir çalışma, uzun süre resmî bir albümden çok demo kaydı olarak bilindi.


Bu durum, Tormentor'ın kendi ülkesinde ve yurt dışında tanınması arasındaki uçurumu daha da büyüttü. Grup, kayıtlarının başka ülkelerde dinlendiğinden ve kendisine bir takipçi kitlesi oluşturduğundan habersizdi. Üyeler henüz çok gençti; Attila, grup dağıldığında on dokuz yaşlarında olduğunu anlatır. Üstelik dönemin metal dünyası da değişiyordu. Celtic Frost ve Bathory gibi grupların yön değiştirmesi, Destruction'ın farklı bir çizgiye ilerlemesi ve glam metalin yükselişi, genç müzisyenlerin kendi gelecekleri hakkında ne düşüneceklerini etkiliyordu. Gitaristin askerlik görevine gitmesi de eklenince Tormentor, 1980'lerin sonuna doğru dağıldı.


Grubun asıl etkisi ise üyeleri bundan habersizken kasetler aracılığıyla sınırları aşmaya başlamıştı. Macaristan'da kaydedilen "Anno Domini", Batı Avrupa'ya ve oradan İskandinavya'ya uzanan yeraltı kaset alışverişi sayesinde Norveç black metal çevresinin eline geçti. Bu dolaşım, dönemin yeraltı sahnesi için son derece önemliydi. İnternetin ve bugünkü dijital dağıtım kanallarının bulunmadığı bir dönemde, bir grubun başka bir ülkede duyulması çoğu zaman elden ele kopyalanan kasetlere, mektuplaşmalara ve kişisel bağlantılara bağlıydı. Tormentor'ın Norveç'te tanınması da böyle gerçekleşti.


Attila'nın anlattığına göre, 1991 civarında Euronymous kendisiyle iletişime geçtiğinde grubun yurt dışında bir dinleyici kitlesi olduğunu ilk kez fark etti. Meksika'dan kendilerine ulaşan bir dinleyici de bu şaşkınlığı artırmıştı. Tormentor'ın kendi ülkesinde dağıldığı ve hikâyesinin sona erdiğini düşündüğü sırada, müziği dünyanın başka yerlerinde yeni dinleyicilere ulaşıyordu. Bu ilgi, Attila'nın daha sonra Mayhem'e davet edilmesinin de zeminini oluşturdu.


Dead'in ölümünün ardından Mayhem'in vokalist arayışı sırasında Euronymous'un Attila Csihar'ı tercih etmesi, bu açıdan rastlantısal değildi. Attila, Tormentor'daki performansıyla zaten tanınmış ve Norveç çevresinde saygı kazanmıştı. Mayhem'in "De Mysteriis Dom Sathanas" albümünde yer alması, onun adını çok daha geniş bir dinleyici kitlesine taşıyacaktı. Ancak bu gelişme, Tormentor'ın önemini yalnızca Mayhem'in geçmişine bağlamamıza neden olmamalı. Attila'nın o albümdeki vokal performansını anlamak için, Tormentor'da geliştirdiği kendine özgü, hırıltılı ve ürpertici ses kullanımını da hatırlamak gerekir.


Attila Csihar, "De Mysteriis Dom Sathanas" albüm kaydı için Norveç'te. Arkada kaldırımda ise Euronymous, Snorre Ruch ve Hellhammer bulunuyor.
Attila Csihar, "De Mysteriis Dom Sathanas" albüm kaydı için Norveç'te. Arkada kaldırımda ise Euronymous, Snorre Ruch ve Hellhammer bulunuyor.

Tormentor, 1990'ların başında dağılmış olmasına rağmen geçmişine duyulan ilgi giderek arttı. "Anno Domini", 1995'te Norveçli Nocturnal Art Productions aracılığıyla resmî olarak yayımlandı. İlk baskıda orijinal master kayıtlar yerine kopyalanmış bir kasetten elde edilen ses kullanılmıştı. Yıllar sonra kayıp master kaydın bulunması, albümün daha iyi ses kalitesiyle yeniden yayımlanmasını mümkün kıldı. Attila'nın kendi şirketi Saturnus Productions üzerinden hazırlanan 2000'ler baskıları, bu nedenle albümün daha önceki sürümlerinden ayrılıyordu.


Tormentor'ın üyeleri de yıllar sonra yeniden bir araya geldi. Attila Csihar, gitarist Attila Szigeti ve yeni üyelerle birlikte 2001'de "Recipe Ferrum!" albümünü yayımladı. Ancak bu dönüş, "Anno Domini"nin müzikal çizgisini sürdürmekten çok deneysel bir yöne ilerliyordu. İlk dönem kayıtlarına duyulan ilgi ise zamanla büyümeye devam etti. Bu da grubun mirasının yalnızca sonraki kariyerlerden ya da yeniden birleşme girişimlerinden değil, 1980'lerin sonunda ortaya koyduğu özgün çalışmalardan beslendiğini gösteriyordu.


Tormentor - "Recipe Ferrum!" (2001)
Tormentor - "Recipe Ferrum!" (2001)

Tormentor'ın hikâyesinde özellikle dikkat çekici olan, grubun kendi döneminde yaşadığı sınırlılıklarla müziğinin yıllar sonra kazandığı etki arasındaki karşıtlık. Macaristan'da, uluslararası müzik dünyasına erişimin güç olduğu bir ortamda ortaya çıkan grup, kendi kayıtlarının başka ülkelerde dinlendiğini bile başlangıçta bilmiyordu. Buna rağmen "Anno Domini", kasetler aracılığıyla sınırları aşarak Norveç black metal çevresine ulaştı ve Attila Csihar'ın Mayhem'e katılmasına giden yolu açtı. Tormentor'ın yeri tam da burada önem kazanıyor: Black metal tarihindeki etkisi, yalnızca sonradan kazandığı ünle değil, kendi koşulları içinde geliştirdiği müzikal kimlikle de açıklanmalı.


Rotting Christ'tan Master's Hammer'a, Beherit'ten VON'a ve Tormentor'a uzanan bu patika, black metalin tek bir coğrafyaya ya da kalıba sığmadığının en açık göstergesi. Her grup kendi karanlığını üretti; kimi melodiyle büyüledi, kimi müziği en ilkel, en çiğ hâline soydu. Hepsi de black metalin gelişiminde kendine özgü bir iz bıraktı.


Artık fırtınanın koptuğu yere, Norveç'e dönme zamanı.


Black metal, çoğu insanın sandığından çok daha zengin, çok daha köklü ve çok daha güçlü bir müzikal mirasa sahip. Şimdi, bu tarihin en çok konuşulan gruplarından birine geliyoruz.


Mayhem.

Yorumlar


SON YAZILAR

Spiral_Sanat-Logo

Spiral Sanat

Spiral Sanat iyidir, kuvvetlidir, dirayetlidir, mukavemetlidir, güçlüdür. Tüketin.

Sosyal Medya Hesaplarımız

Abone Olun

Teşekkürler!

Yeniliklerden haberdar olun

© Spiral Sanat. 2021. Tüm hakları saklıdır.

bottom of page