top of page

POPÜLER YAZILAR

Bir Zamanlar Var Olan Şey - Bölüm 1

46false46 GMT+0000 (Coordinated Universal Time)
14 dakikada okunur

"Belki de bu yüzden black metal’i yalnızca bir müzik türü olarak tanımlamak başından

beri yetersizdi."


Abaddon, Cronos ve Mantas (Venom)
Abaddon, Cronos ve Mantas (Venom)

- TEMAS -


Sonunda buna yelteniyorum.


Bir zamanlar var olan şeyi uyandırmaya.


Black metal ile tanışmam bundan on iki yıl önce, “Filosofem”in kapağını görüp albümü açmamla başladı. İlk anda, daha önce karşılaşmadığım bir soğukluk ve farklı bir gerçeklik hissi vardı.


Bunun üzerine gitmeliydim.


Her şeyden önce, YouTube’da izlediğiniz onlarca yüzeysel incelemeyi ve “Lords of

Chaos” gibi meseleyi yalnızca sansasyon üzerinden ele alan yapımları bir kenara

bırakın.


Çünkü black metal benim için hiçbir zaman yalnızca müzik olmadı. Ondan

çok daha fazlasıydı; yaşamı filtrelemeden dile getirmenin bir yoluydu.



Norveç'in Arbeiderbladet gazetesinin 21 Ocak 1993 tarihli "Şeytan ve Kötülük Tapınması" manşeti.
Norveç'in Arbeiderbladet gazetesinin 21 Ocak 1993 tarihli "Şeytan ve Kötülük Tapınması" manşeti.

Şunu da baştan söylemeliyim: Burada size “Şu kiliseyi yaktı, şu adamı öldürdü, şu

cesedi kapağına koydu” gibi övgüler sunmayacağım. Bunların peşinde değilim.

Okuyacağınız şey, kişisel bir bakışın ve yıllar içerisinde black metal ile kurduğum

ilişkinin izlerini taşıyor.


Black metal’in size hikâye anlatmaktan ziyade bir yol gösterdiğini unutmayın. Fakat

bu yolun nereye çıktığını söylemek kolay değil. Çünkü black metal hiçbir zaman tek bir

yere çıkmadı. Kimi zaman bir ormanın derinliklerine, kimi zaman insanın kendi

zihninin en karanlık köşelerine, kimi zaman da medeniyetin gürültüsünden mümkün

olduğunca uzağa götürdü.


Belki de bu yüzden black metal’i yalnızca bir müzik türü olarak tanımlamak başından

beri yetersizdi. Çünkü burada müzik, anlatılmak istenen şeyin kendisi değil; ona

ulaşmanın aracıydı. Bir riff, bir davul kaydı, çiğ vokal veya transandantal bir yolculuk,

kelimelerle tarif edemeyeceğiniz bir hissin kapısını açabiliyordu.


İşte black metalin benim için taşıdığı o gerçeklik de burada başlıyor.


Kusursuz olmaya çalışmamasında. Kendisini açıklamak zorunda hissetmemesinde.

Güzel görünmek, anlaşılmak veya kabul edilmek için çaba göstermemesindeydi.


Belki de black metalin en büyük gücü buydu: Size ne hissetmeniz gerektiğini

söylememesi. Sadece kapıyı açması. İçeri girip girmemek ise size kalıyordu.


Peki insan neden o yere girmek ister?


Belki de insan yalnızca güzel olanla yetinmiyor. Hayatın kendisinde olduğu gibi

sanatta da korkuya, yalnızlığa, ölüme ve boşluğa bakma ihtiyacı duyuyor. Bunu

onaylamak için değil; yalnızca bunların da hayatın bir parçası olduğunu bildiği için.


Aslında karanlık sanatın bize sürekli güzeli, doğruyu ya da umut vereni göstermek

yerine bazen yalnızca rahatsız edici olanın karşısında durmanın ve onu değiştirmeden

görmenin bir yolunu sunduğunu düşünüyorum.


Her şeyi anlamlandırmak, güzelleştirmek ya da bir sonuca bağlamak zorunda değiliz.

Bazen bir şeyin yalnızca olduğu hâliyle var olmasına izin vermek lazım.


Mesela ölümü yalnızca korkulacak bir son olarak değil, yaşamın ve doğanın

kaçınılmaz bir parçası olarak görebilmek; yalnızlığı bir eksiklik olarak değil, insanın

zaman zaman kendine dönmek zorunda kaldığı bir hâl olarak hissetmek; karanlığı ise

kaçılması gereken bir şey olmaktan çıkarıp bakılabilecek bir alana dönüştürmek.


Fakat bütün bunları black metal üzerinden konuşmaya başladığımızda, ister istemez

başka bir soruya geliyoruz:


Bu müzik nereden geldi?


Çünkü bugün black metal dediğimiz şeyin arkasında, ondan çok daha eski bir müzikal

ve kültürel birikim var. Karanlık imgelerin, sertliğin, hızın, kirli seslerin ve bu müziğin

bugün ayrılmaz bir parçası olduğunu düşündüğümüz pek çok şeyin izlerini, black metal

henüz ortada yokken bile başka yerlerde görmek mümkün.


İşte bu yüzden, hikâyeye biraz daha geriden başlamamız gerekiyor.


Kökleri takip etmeden gövdenin nasıl büyüdüğünü anlamak kolay değil.



- KÖKLER -



Hikâyeye doğrudan 1980'lerden ya da Norveç'ten başlamak hiçbir zaman bana doğru gelmedi. İlk bakmamız gereken yerlerden biri 1960'ların sonundaki rock müziği.


O dönemde rock, on yılın başındaki hâlinden oldukça farklı bir yere doğru ilerliyordu. Blues temelli gitar müziği giderek daha yüksek sesli, daha ağır ve daha sert bir hâl alıyordu. The Beatles ve The Rolling Stones gibi grupların açtığı yolun ardından, gitarın yalnızca eşlik eden bir enstrüman olmadığı; başlı başına ezici bir güç olarak kullanılabileceği fikri ortaya çıkmıştı.


Led Zeppelin, Deep Purple ve kısa süre sonra Black Sabbath, bu dönüşümün en önemli isimleri arasında yer aldı.


Led Zeppelin'in blues'a dayanan ama onu daha büyük, daha ağır ve daha dramatik bir sese dönüştüren yaklaşımı; Deep Purple'ın Jon Lord'un orgu ve Ritchie Blackmore'un gitarı arasında kurduğu sert karşılaşma; bütün bunlar daha sonra heavy metal diye adlandıracağımız müziğin temel taşlarını oluşturuyordu.


Özellikle Deep Purple'ın 1970 tarihli Deep Purple in Rock albümündeki “Speed King” ve “Child in Time” gibi parçaları dinlediğinizde, dönemin rock müziğinin nereye doğru gittiğini çok daha rahat anlayabilirsiniz. Burada artık yalnızca blues çalınmıyordu. Ses yükseliyor, gitarlar sertleşiyor, davullar daha saldırgan bir hâle geliyor ve müzik giderek daha büyük bir fiziksel ağırlık kazanmaya başlıyordu.


Fakat bütün bunların içinde başka bir şey daha vardı.


Karanlık.


Ve 1970'e geldiğimizde, bu karanlığın müzikteki en belirgin karşılığı Black Sabbath oldu.


Geezer Butler, Tony Iommi, Bill Ward ve Ozzy Osbourne (Black Sabbath)
Geezer Butler, Tony Iommi, Bill Ward ve Ozzy Osbourne (Black Sabbath)

Birmingham'dan çıkan dört genç müzisyen; Tony Iommi, Geezer Butler, Bill Ward ve Ozzy Osbourne, ilk albümlerini kaydettiklerinde bugün bildiğimiz anlamıyla black metal diye bir tür yoktu. Hatta heavy metal kavramının kendisi bile henüz yeni yeni şekilleniyordu.


Black Sabbath'ın 1970 tarihli kendi adını taşıyan ilk albümü, bu nedenle black metalin başlangıcı değildi. Fakat black metalin yıllar sonra kullanacağı estetik ve müzikal dilin bazı temel parçalarını çok erken bir tarihte yan yana getiren kayıtlardan biriydi. Benim de sürekli belirli aralıklarla dönüp dinlediğim çok sevdiğim bir albümdür.


Albümü ilk kez dinlerken açılıştaki fırtına seslerini ve kilise çanlarını duyarsınız. Ardından Tony Iommi'nin o meşhur gitar riffi gelir. Ne giriştir o öyle!!


“Black Sabbath”ın ilk saniyelerinde bile müziğin amacı kendisini güzel ya da güvenli göstermek değildir.


Burada ilginç olan şey, parçanın kullandığı müzikal dilin de bu atmosferi desteklemesidir. Özellikle triton aralığının yarattığı huzursuzluk yüzyıllar boyunca dissonansıyla tartışılmış ve daha sonra “diabolus in musica”, yani kelimenin tam anlamıyla “müzikteki şeytan” olarak ün kazanmış bu aralığın kullanılması, parçanın yarattığı tedirginliği güçlendiriyordu.


İki nota arasındaki üç tam seslik mesafeye triton denir. Batı müziğinde güçlü bir gerilim ve çözülme hissi yaratan bu aralık, dissonant karakteri nedeniyle dikkat çekmiştir.

Fakat burada küçük bir ayrıntıyı düzeltmek gerekiyor.


Black Sabbath'ın ilk albümündeki bütün bu şeytani ve okült imgeler, grubun gerçekten şeytana taptığı anlamına gelmiyordu.


Hatta işin ironik tarafı, grubun sözlerinin önemli bölümünün arkasında oldukça farklı bir niyet vardı. Özellikle Geezer Butler, Katolik bir aileden geliyordu ve okült konulara duyduğu korku ve merak, Sabbath'ın karanlık anlatısının önemli kaynaklarından biriydi. “Black Sabbath”ın kendisi de yalnızca şeytanı öven bir parça olarak okunabilecek kadar basit değildi; korku, günah, doğaüstü güçler ve insanın bunlar karşısındaki çaresizliği üzerinden ilerliyordu.


Butler yıllar sonra albümün iç kapağındaki ters haçı gördüğünde ailesinin tepkisinden korktuğunu anlatacaktı. Ailesi katı İrlandalı Katoliklerden oluşuyordu ve bu sembolü eve götürmesinin sorun yaratacağını düşünüyordu.


Burada önemli olan tam da bu çelişki.


Black Sabbath'ın karanlık imgeleri yalnızca “Satanist bir grup olalım” düşüncesinden doğmuyordu. Korku filmleri, okült hikâyeler, Katolik sembolizmi ve dönemin gençlik kültürünün yasak olana duyduğu merak birbirine karışıyordu.


Yani bazen karanlığı anlatmak için ona inanmanız gerekmiyordu.


Bazen yalnızca ondan korkmanız yeterliydi.


Albümün kendisi de bu dünyanın yalnızca sözlerden ibaret olmadığını gösteriyordu. “N.I.B.” gibi parçalar şeytani bir anlatıyı aşk ve arzu gibi daha insani temalarla birleştirirken, “The Wizard” daha farklı bir mistik atmosfer kuruyordu. Albümün hâlâ blues rock kökleri taşıdığını da unutmamak gerekiyor; içerisinde “Warning” ve “Evil Woman” gibi blues kökenli cover parçaları bulunuyordu.


Yani Black Sabbath bir anda gökten düşmüş bir heavy metal grubu değildi.


Onlar blues'un, psychedelic rock'ın, hard rock'ın ve dönemin korku kültürünün içinden çıkmıştı.


Fakat bütün bu etkileri daha ağır, daha karanlık ve daha tehditkâr bir biçimde bir araya getirdiler.


Görsel dünya da bunun bir parçasıydı.


Black Sabbath - Black Sabbath (1970)
Black Sabbath - Black Sabbath (1970)

İlk albümün ön kapağında, eski bir değirmenin önünde duran gizemli bir kadın görülür. İç kapağa geçtiğinizde ise ters haçın içine yerleştirilmiş, Roger Brown tarafından yazılan karanlık bir şiirle karşılaşırsınız. Şiirin sonunda ise şu cümle belirir: “the long black night begins.” İlginç olan, ters haçın albümün ilk baskısında grubun kendi isteğiyle yerleştirilmiş olduğuna dair kesin bir hikâye bulunmaması; Geezer Butler'ın da bu sembolü gördüğünde şaşırdığını anlatmasıdır.


Yani bugün Black Sabbath'ın imgesinin doğal bir parçası olarak gördüğümüz şeylerin bir kısmı, grubun kontrolünden bağımsız biçimde de şekilleniyordu.


Ama Sabbath yalnız değildi.


Bir yıl önce, Amerika'da Coven adlı başka bir grup çok daha doğrudan biçimde okültizmi müziğinin merkezine koyuyordu.


Coven - Witchcraft Destroys Minds & Reaps Souls (1969)
Coven - Witchcraft Destroys Minds & Reaps Souls (1969)


Coven'ın 1969 tarihli Witchcraft Destroys Minds & Reaps Souls albümü bugün metal tarihinin ana anlatılarında Black Sabbath kadar sık anılmayabilir. Fakat albüme baktığınızda black metalin ileride kullanacağı bazı sembollerin ne kadar eski olduğunu görmek şaşırtıcıdır.


Albümün açılış parçasının adı “Black Sabbath”tır.


Evet, Black Sabbath grubunun ilk albümünden önce.


Coven'ın müziği bugünkü anlamıyla metal değildi; daha çok psychedelic ve occult rock'ın karanlık tarafında duruyordu. Fakat albümün konsepti baştan sona witchcraft, Satanizm ve okültizm etrafında şekilleniyordu. Albümün sonunda yer alan “Satanic Mass” ise dönemin rock müziği içerisinde oldukça sıra dışı bir teatral deneyimdi.


Coven'ın sahne ve albüm görsellerinde ters haç, pentagramlar ve şeytani semboller kullanması da daha sonra metal kültüründe sıradanlaşacak imgelerin ne kadar erken dolaşımda olduğunu gösteriyordu.


Bugün metal konserlerinde gördüğümüz şeytan boynuzları işaretinin de Coven ile ilişkilendirilen erken örnekleri bulunuyor.


Bütün bunlar Coven'ın black metalin doğrudan müzikal atası olduğu anlamına gelmez. Müziği dinlediğinizde de anlayacaksınız.


Asıl mesele başka.


Bir tür ortaya çıkmadan önce bile, onun yıllar sonra kullanacağı semboller kültürün farklı köşelerinde dolaşıyordu.


Fakat müzik hâlâ daha da sertleşecekti.


1970'lerin ortasına geldiğimizde Judas Priest bu dönüşümün önemli parçalarından biri hâline geldi.


1978 civarında grup kendi görsel kimliğini büyük ölçüde değiştirdi. K.K. Downing'in öncülüğünde, Rob Halford'un da benimsediği siyah deri kıyafetler, deri pantolonlar, zincirler, çiviler ve metal aksesuarlar sahne görüntüsünün temel parçaları hâline geldi.


Rob Halford (Judas Priest)
Rob Halford (Judas Priest)

Halford yıllar sonra bu görüntünün nasıl ortaya çıktığını anlatırken, kendisinin ve Downing'in Londra'da deri kıyafetler için alışveriş yaptığını ve kısa süre içerisinde grubun tamamının bu görünüme geçtiğini anlatacaktı. Sonuç, motorcu kültürü ile dönemin deri ve fetish estetiğinin metalin sahne dünyasına taşınmasıydı.


Bunun metal üzerindeki etkisini bugün anlamak çok kolay.


Çünkü birkaç yıl sonra deri pantolon giyen, çivili kemerler kullanan, siyah kıyafetlerle sahneye çıkan ekstrem metal gruplarını gördüğümüzde bunun sanki hep orada olduğunu düşünüyoruz.


Değildi.


Bir müzik türünün yalnızca nasıl duyulduğu değil, nasıl göründüğü de zaman içerisinde oluşur.


Judas Priest bunu çok daha belirgin hâle getirdi.


Rob Halford'un sahnedeki görünümü, K.K. Downing ve Glenn Tipton'ın gitarları, deri ve metal aksesuarlarla birleşen bu yeni kimlik, heavy metalin müziğin ötesinde bir aidiyet biçimine dönüşmesine yardımcı oldu.


Daha sonra black metalin özellikle erken döneminde göreceğimiz deri kıyafetler, çiviler, kemerler ve karanlık sahne görüntülerinin tamamını Judas Priest'e bağlamak elbette doğru olmaz. Fakat metalin kendisine ait bir moda dili oluşturmasında Priest'in rolünü küçümsemek de mümkün değil.


Ve bu noktada başka bir grup devreye giriyordu.


Motörhead.


Phil Taylor, Lemmy Kilmister, Eddie Clarke (Motörhead)
Phil Taylor, Lemmy Kilmister, Eddie Clarke (Motörhead)

Lemmy Kilmister'ın üçlü yapısı, heavy metal, rock'n'roll ve punk arasında tuhaf ama son derece etkili bir köprü kurdu.


Motörhead'in müziğini yalnızca “hızlı heavy metal” diye tanımlamak eksik kalır. Çünkü onların asıl gücü, müziğin teknik olarak kusursuz görünmesinden çok, doğrudan yüzünüze çarpmasındaydı.


Overkill”i dinlediğinizde davulların ve gitarların yarattığı saldırganlığı hissedersiniz. “Ace of Spades” ise bu yaklaşımın daha da ileri götürülmüş hâlidir. Lemmy'nin bas gitarı da gitar gibi kirli ve önde durur; davullar sert, vokal pürüzlü ve bütün kayıt neredeyse sürekli hareket hâlindedir.


Motörhead'in etkisi tam olarak burada başlıyordu.


Heavy metalin ağırlığı vardı ama punk'ın doğrudanlığı da vardı.


Ve 1970'lerin ortalarına geldiğimizde punk ortaya çıktı.


Punk, dönemin müzisyenlerine başka bir şey öğretti:


Her şeyi mükemmel çalmak zorunda değilsiniz.


Sex Pistols, The Damned ve The Clash gibi grupların yarattığı kültürel patlama, rock müziğin yalnızca virtüözite üzerinden kurulmasına karşı bir tepkiydi. Şarkılar kısa, doğrudan ve saldırgandı. Prodüksiyonun kusurlu olması bir problem değil, bazen müziğin karakterinin kendisiydi.


Bu yeni müzik kendi sahnesini de yaratmaya başladı.


CBGB Music Club, New York
CBGB Music Club, New York

New York'ta bunun en önemli merkezlerinden biri CBGB idi. 1973'te açılan ve adını “Country, Bluegrass and Blues” kelimelerinden alan bu kulüp, başlangıçta bu tür müzik türlerine ev sahipliği yapmak üzere kurulmuştu. Ancak yeterince bu türde grup bulamayınca, kısa süre içerisinde kendi müziğini yapan ve başka mekânlarda kendine yer bulamayan gruplara kapılarını açmaya başladı. Hilly Kristal'in kendi anlatımına göre kulübün ilk dönemindeki temel kural da buydu: gruplar kendi müziklerini çalmalıydı.


Ramones, Blondie ve Talking Heads gibi grupların sahne aldığı CBGB, zamanla New York'un yeni müzik kültürünün önemli merkezlerinden birine dönüştü.


Yani burada önemli olan yalnızca punk'ın doğması değildi.


Kendi müziğini yapmak isteyenlerin kendilerine bir alan yaratmasıydı.


Londra, King's Cross, 1970'ler
Londra, King's Cross

Bu yaklaşım daha sonra ekstrem metal için düşündüğümüzden çok daha önemli olacaktı.


Çünkü black metalin özellikle ilk dönemlerinde duyduğumuz o çiğ, kirli ve “fazla güzel olmaya çalışmayan” kayıt anlayışının köklerinden biri burada yatıyordu.


Black Sabbath'tan karanlık sözler.


Judas Priest'ten metalin görüntüsü.


Motörhead'den hız.


Punk'tan hamlık ve meydan okuma.


Fakat bir şey daha vardı.


Gösteri.


KISS.


Paul Stanley, Peter Criss, Gene Simmons, Ace Frehley (Kiss)
Paul Stanley, Peter Criss, Gene Simmons, Ace Frehley (Kiss)

Kiss'in müzikal etkisini black metal açısından abartmamak gerekiyor. Fakat onların sahne estetiğinin metal kültürüne yaptığı katkı çok daha önemliydi.


Yüz boyaları, kostümler, sahne karakterleri, ışıklar ve teatral performanslar rock müziğin yalnızca dinlenen bir şey olmadığını; aynı zamanda bir karaktere dönüşebileceğini gösterdi.


Daha sonra black metalde göreceğimiz corpse paint'in doğrudan KISS'ten kopyalandığını söylemek fazla basit olur. Nitekim black metal müzisyenleri zaman içerisinde bu görüntüye bambaşka anlamlar yüklediler. Ama yüzün değiştirilmesi, sahnede normal insan görünümünün terk edilmesi ve müzisyenin kendisini başka bir varlığa dönüştürmesi fikrinin rock müzikte çok daha önce kullanıldığı açık.


Bütün bu parçalar artık aynı noktaya doğru yaklaşmaya başlamıştı.


Fakat henüz black metal yoktu.


Ve sonra Venom geldi.


1979'da Newcastle'da kurulan grup, 1980'e gelindiğinde Conrad ‘Cronos’ Lant, Jeffrey ‘Mantas’ Dunn ve Tony ‘Abaddon’ Bray'den oluşan klasik kadrosuna ulaştı.


Venom'un ortaya çıktığı şehir de hikâyenin önemli bir parçasıydı. Newcastle ve çevresindeki Kuzeydoğu İngiltere, ağır sanayi, tersaneler, madenler ve işçi sınıfı kültürüyle şekillenmiş bir bölgeydi. Venom da tam olarak bu dünyanın içinden çıkmıştı; fakat grubun müziğinin doğrudan bu endüstriyel koşulların ürünü olduğunu söylemek doğru olmaz.


Hatta ilk dönem Venom'un çalışma ortamı bile hikâyenin ironisini taşıyordu: Grup, Newcastle'daki Westgate Road üzerinde bulunan bir Methodist kilisesinin salonunda, Westgate Road Church Hall'da prova yapıyor; ilk konserlerinden bazılarını burada veriyor ve 1979'da kaydettikleri en erken bilinen performansları da yine bu salonda ortaya çıkıyordu.


Venom'un Metodist Kilisesi konserlerinden birine ait, 1980 tarihli konser bileti
Venom'un Metodist Kilisesi konserlerinden birine ait, 1980 tarihli konser bileti

Daha sonra bu kiliseden mumlar ve haçlar çaldıklarını Cronos gülerek anlatacaktı.


Venom'un amacı o dönemin diğer heavy metal gruplarından biri olmak değildi.


Çünkü 1980'lerin başında New Wave of British Heavy Metal yükseliyordu. Iron Maiden, Saxon, Diamond Head, Tygers of Pan Tang ve diğer birçok grup heavy metalin yeni kuşağını oluşturuyordu.


Venom ise bu dünyanın içinde olmasına rağmen onun kurallarını takip etmek istemiyordu.


Cronos'un anlatımıyla grup, Led Zeppelin, Deep Purple, Judas Priest, AC/DC ve Motörhead gibi grupları dinliyordu; fakat punk da aynı derecede önemliydi. Onların amacı bütün bu etkileri tekrar etmek değil, bunları daha kaba, daha hızlı ve daha saldırgan bir şeye dönüştürmekti.


1981'de Welcome to Hell yayımlandığında ortaya çıkan şey tam olarak buydu.


Bugün bu albümü dinlediğinizde modern black metal duymanız mümkün değil. Bunu özellikle belirtmek gerekiyor.


Welcome to Hell, teknik anlamda daha sonra oluşacak black metal soundu değildi.


Ama o soundun düşünsel ve estetik prototiplerinden biriydi.


Albümün prodüksiyonu hamdı. Gitarlar kirliydi. Davullar sert ve kontrolsüz bir enerji taşıyordu. Cronos'un vokalleri geleneksel heavy metal melodisinden çok hırlamaya yaklaşıyordu.


Ve sözler...


Satanizm, cehennem, ölüm, şiddet ve blasfemi artık yalnızca karanlık bir hikâyenin parçaları değildi.


Grubun bütün kimliğinin merkezindeydiler.


In League with Satan” gibi parçalar, Venom'un Sabbath'ın yaptığı şeyden farklı bir noktaya geçtiğini gösteriyordu. Black Sabbath karanlığı çoğu zaman korku üzerinden anlatırken, Venom karanlığın kendisini bir kimlik olarak üstleniyordu.


Üstelik müzik de aynı tavrı taşıyordu.


Venom - Welcome to Hell (1981)
Venom - Welcome to Hell (1981)

Welcome to Hell yalnızca kötü çalınmış bir heavy metal albümü değildi. Kayıtların hamlığı, zamanlama hataları ve akort problemleri gerçekten vardı; fakat grubun plak şirketiyle yaşadığı süreç nedeniyle bu kayıtların önemli bir bölümü zaten demo niteliğindeki oturumların sonucu olarak ortaya çıkmıştı.


Cronos daha sonra albümü üç günde kaydettiklerini ve kendisinin Welcome to Hell'i “gerçek bir albümden çok demolar” olarak gördüğünü anlatacaktı.


İlginç olan şu ki, bugün albümün en önemli özelliklerinden biri hâline gelen o çiğlik başlangıçta grubun planladığı kusursuz bir estetik değildi.


Fakat bazen müziğin tarihi tam da böyle oluşur. Bir hata, daha sonra bir üsluba dönüşür.


Bir yetersizlik, bir estetik tercihe dönüşür.


Ve bir grup kendisini şartların zorladığı bir noktada bulduğunda, başka bir grup yıllar sonra orada yeni bir dil keşfeder.


Welcome to Hell tam olarak böyle bir kapı açtı.


Fakat Venom henüz asıl kelimeyi söylememişti.


Bir yıl sonra, 1982'de ikinci albümleri geldi:


Black Metal.


Venom - Black Metal (1982)
Venom - Black Metal (1982)

İşte burada hikâyenin yönü değişiyor.


Çünkü artık yalnızca bir albümün isminden söz etmiyoruz.


Birkaç yıl sonra bir müzik türünün adına dönüşecek ifade ilk kez bu kadar belirgin biçimde karşımıza çıkıyor.


Fakat burada biraz durmak gerekiyor.


Çünkü “black metal” kelimelerini bugün bildiğimiz anlamıyla okumak, 1982'de bu kelimelerin ne anlama geldiğini unutmak olur.


Black Metal ne demekti?


Önce kelimenin kendisine bakalım.


“Black” kelimesinin kökeni düşündüğümüzden daha ilginç. İngilizcedeki black, eski İngilizce blæc ile ilişkilendiriliyor ve daha geriye gidildiğinde Proto-Germenik "blakaz" biçimine bağlanıyor. Bu sözcüğün anlam alanında “yanmış” fikri bulunuyor. Daha da geride, Hint-Avrupa dil ailesindeki "bhleg"- kökü “yanmak, parlamak, ışıldamak” gibi anlamlarla ilişkilendiriliyor.


Yani kelimenin tarihsel yolculuğunda tuhaf bir karşıtlık var:


Yanmak ve kararmak.


Ateşin kendisi ışık verirken, geride bıraktığı şey yanmış ve kararmış olabilir.


Bugün “black” kelimesini doğrudan “karanlık” ile eşleştiriyoruz. Fakat kelimenin tarihine baktığınızda karşınıza yalnızca ışığın yokluğu çıkmıyor; yanmışlık, ateş, parıltı ve kararma arasında kurulmuş daha eski bir anlam alanı çıkıyor.


Metal” ise daha basit görünse de aynı derecede önemlidir.


Çünkü Venom'un kendisini “black metal” olarak adlandırması, yalnızca müziğin karanlık olduğunu söylemek değildi. Heavy metal zaten ortadaydı. Venom'un yaptığı şey, kendilerini o geleneğin içinden çıkarıp başka bir yere yerleştirmekti.


Venom - Black Metal plağının iç kapağı
Venom - Black Metal plağının iç kapağı

Cronos yıllar sonra “Black Metal” ifadesini neden kullandıkları sorulduğunda, bunun yaptıkları müziğin diğer gruplardan farklılığını tanımlamak için ortaya çıktığını anlatacaktı. O dönemde kendilerini tanımlamak için farklı ifadeler kullanıyorlardı; fakat ‘black metal’ kulağa hoş gelen, temiz ya da ticari bir isim değildi.


Tam tersine.


Kulağa kötü geliyordu.


Ve Venom'un istediği de biraz buydu.


Çünkü onlar kendilerini dönemin “iyi” heavy metal gruplarından ayırmak istiyordu. Iron Maiden gibi bir sonraki büyük İngiliz metal grubu olmak istemiyorlardı. Daha güzel, daha temiz ya da daha profesyonel duyulmak gibi bir kaygıları yoktu.


“Black Metal” ismi bu yüzden yalnızca bir tür etiketi olarak doğmadı.


Bir tavır olarak doğdu.


Venom 1982'de “black metal” dediğinde, bugün dinlediğimiz modern black metalin zihnimizde oluşan soundunu kastetmiyordu.


Henüz ortada böyle bir sound yoktu.


Venom'un müziği heavy metal, speed metal ve punk'ın bir karışımıydı. Onların “black metal”i; hızlı, kirli, şeytani, gürültülü ve saldırgandı.


Venom'un müziğindeki belirli özellikler başka müzisyenler tarafından alındı, değiştirildi, sertleştirildi ve başka coğrafyalara taşındı.


Bir süre sonra “black metal”, Venom'un kendi müziğini tanımlayan bir ifade olmaktan çıktı.


Bir mirasın adı hâline geldi.


Ve bu açıdan bakınca “black” kelimesinin kendisi de ilginç bir sembole dönüşüyordu.


Çünkü black metal hiçbir zaman yalnızca “kötü” veya “şeytani” anlamına gelmedi.


Karanlık burada bir estetikti, ama aynı zamanda bir reddediş biçimiydi.


Temiz olana karşı kirli olan.


Parlak olana karşı karanlık olan.


Kabul edilene karşı dışarıda bırakılan.


Güzel görünmesi beklenene karşı rahatsız edici olan.


Bu yüzden yıllar sonra black metalin farklı ülkelerde birbirinden tamamen farklı biçimlere dönüşebilmesinin önünü açan şeylerden biri de bu belirsizlikti.


Türün adı vardı.


Ama henüz kesin kuralları yoktu.


İşte bu boşluk, daha sonra gelecek müzisyenler tarafından doldurulacaktı.


Şimdi yeniden 1982'ye dönelim.


Black Metal albümüne.


Albümün açılışı bile Venom'un artık ne yapmak istediğini anlatıyordu. Orijinal plağın girişinde klasik bir sessizlik ya da yumuşak bir başlangıç yoktu. Dinleyiciyi doğrudan rahatsız eden bir metal sürtünmesiyle karşılıyordu.


Cronos'un anlattığına göre bu ses gerçekten metalin metale sürtünmesinden elde edilmişti. Abaddon'un çelik fabrikasında çalışmasından gelen deneyimi de bu fikrin ortaya çıkmasına yardımcı olmuştu.


Albümün tamamında aynı düşünce vardı:


Dinleyiciyi rahat bırakmamak.


Venom'un 1980'lerden bir konser görüntüsü
Venom'un 1980'lerden bir konser görüntüsü

Black Metal”, “Raise the Dead”, “Sacrifice”, “Leave Me in Hell” ve “Countess Bathory” gibi parçalar, Venom'un ilk albümde kurduğu dünyanın daha kontrollü ama hâlâ son derece saldırgan bir devamıydı.


Özellikle giriş şarkısı “Black Metal” parçasının kendisi, albümün bütün fikrini birkaç dakika içerisinde özetleyen bir tür manifesto gibi çalışıyordu.


Cronos'un anlattığına göre parçayı kaydederken şarkıyı olabildiğince hızlı çalmaya karar vermişlerdi.


Bugün bu bize sıradan gelebilir.


Ama o dönemde bir heavy metal grubunun hızını, sesini ve saldırganlığını bu kadar ileri götürmesi oldukça farklıydı.


Üstelik Black Metal, Welcome to Hell kadar kontrolsüz değildi.


Cronos'a göre ilk albümün kayıtları üç günde tamamlanmışken Black Metal yaklaşık altı-yedi günlük daha düzenli bir kayıt sürecinden geçmişti. Şarkılar daha önceden hazırlanmış, bazı vokaller ve gitarlar yeniden kaydedilmişti.


Yani Venom'un çiğliği artık yalnızca bir kazanın sonucu değildi.


Yavaş yavaş bilinçli bir estetiğe dönüşüyordu.


Ve tam burada black metalin geleceğine açılan kapı biraz daha büyüyordu.


Çünkü bir türün geleceğini yalnızca müzikal teknikler belirlemez.


Bazen bir albümün kapağı, bir grubun sahne görüntüsü, kullandığı semboller, giydiği kıyafetler veya kaydın ne kadar “kötü” duyulduğu da aynı derecede etkili olabilir.


Venom'un yaptığı şey tam olarak buydu.


Onlar bütün bu unsurları tek bir kimliğin içinde bir araya getirdiler.


Satanik imgeler.


Karanlık isimler.


Deri ve metal estetiği.


Hız.


Ham prodüksiyon.


Punk'ın meydan okuması.


Heavy metalin ağırlığı.


KISS'in teatral tarafı.


Black Sabbath'ın karanlığı.


Motörhead'in saldırganlığı.


Judas Priest'in görünüşü.


Ve bunların üzerine Venom'un kendi mizahı, provokasyonu ve İngiliz işçi sınıfı kültüründen gelen doğrudanlığı.


Bu yüzden Venom'a yalnızca “black metalin ilk grubu” demek de doğru değil.


Çünkü değillerdi.


Onlar daha çok, başka müzisyenlerin yıllar sonra farklı biçimlerde kullanacağı bir alfabe bıraktılar.


Abaddon, Cronos, Mantas (Venom)
Abaddon, Cronos, Mantas (Venom)

Tom G. Warrior'ın daha sonra Venom'un ilk dönem kayıtlarını gelecek black metal için bir prototip olarak görmesi boşuna değildi. Hellhammer ve daha sonra Celtic Frost gibi grupların müziğinde Venom'un etkisini açıkça duyabilirsiniz.


Mayhem'in de Venom'a olan ilgisi yalnızca sözlerden ibaret değildi. ‘Witching Hour’ gibi parçaları repertuvarlarına almaları, bu müziğin yeraltında nasıl dolaştığını gösteriyordu.


Birkaç yıl içerisinde bu kayıtlar İngiltere'nin dışına çıkacak, kasetler ve mektuplar aracılığıyla başka ülkelere ulaşacak ve genç müzisyenlerin elinde başka bir şeye dönüşecekti.


İşte black metalin asıl hikâyesi burada başlıyor.


Çünkü Venom bir son değil.


Bir başlangıç noktası.


1982'de Newcastle çevresinde kaydedilen birkaç kirli şarkının yıllar sonra İsveç'te, İsviçre'de, Brezilya'da ve özellikle Norveç'te nasıl bambaşka bir müziğe dönüştüğünü anlamak için artık bir sonraki kapıyı açmamız gerekiyor.


Ve o kapının arkasında Bathory, Hellhammer, Celtic Frost, Mercyful Fate ve dahası var.


Kökler artık toprağın altında birbirine değmeye başladı.


Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.


Cenaze Ayı'nın altında...

Yorumlar


Bu gönderiye yorum yapmak artık mümkün değil. Daha fazla bilgi için site sahibiyle iletişime geçin.

SON YAZILAR

Spiral_Sanat-Logo

Spiral Sanat

Spiral Sanat iyidir, kuvvetlidir, dirayetlidir, mukavemetlidir, güçlüdür. Tüketin.

Sosyal Medya Hesaplarımız

Abone Olun

Teşekkürler!

Yeniliklerden haberdar olun

© Spiral Sanat. 2021. Tüm hakları saklıdır.

bottom of page