Bir Zamanlar Var Olan Şey - Bölüm 2
"Sanki içeride zaten var olan bir şey dışarı çıkıyordu."

İlk bölümde black metalin en eski izlerinin peşine düştük. Fakat bu izler bizi henüz yolun başında bırakıyordu. Şimdi hikâyenin nasıl şekillenmeye başladığına bakalım.
Bu bölümde özellikle Mercyful Fate ve Bathory üzerinden ilerleyeceğiz. Biri teatral ve karanlık tarafıyla, diğeri ise ham, soğuk ve daha ilkel yaklaşımıyla black metalin ileride alacağı biçim üzerinde önemli izler bıraktı. Bu iki grubun hikâyesi, black metalin köklerini anlamak için önemli bir başlangıç noktası oluşturuyor.
Şimdi 1981 yılına dönelim, Danimarka'nın Kopenhag kentinde açılan başka bir kapı.
Benim de ayrı bir sevgimin olduğu, Mercyful Fate.
Grubun merkezinde iki isim vardı: vokalist King Diamond (asıl adıyla Kim Bendix Petersen) ve gitarist Hank Shermann. İkisi de daha önce, punk ile heavy metal arasında gidip gelen Brats isimli grubun içerisindeydi. Brats'ın dağılması ve plak şirketiyle yaşanan anlaşmazlıkların ardından Diamond ve Shermann, daha ağır ve tamamen heavy metal odaklı bir müzik yapmak üzere kendi yollarına gittiler.

İyi ki de gittiler.
Çünkü bu ayrılık, birkaç yıl sonra metal tarihinin en önemli gruplarından birinin doğmasına neden olacaktı.
Ama Mercyful Fate'in hikâyesi yalnızca Brats'tan başlamıyordu.
Dönemin daha az bilinen gruplarından Black Rose da bu hikâyenin arka planında yer alıyordu. Karanlık ve okült temaları heavy metal ve hard rock çizgisindeki müzikleriyle birleştiren grup, sahne üzerinde de bu atmosferi görsel bir gösteriye dönüştürmeye çalışıyordu. King Diamond'ın daha sonra Mercyful Fate ile özdeşleşecek sahne karakterinin ilk izlerini de burada görmeye başlarız.

Black Rose'un 1980'de kaydettiği "A Night of Rehearsal", grup aktifken yayımlanmayan bir prova demosuydu. Yıllar sonra “King Diamond and Black Rose” adıyla yayımlandı. Ancak şarkılar Black Rose'un diğer üyeleri tarafından yazılmıştı.
Korku temaları, sahne efektleri, makyaj ve teatral gösteriler henüz bugünkü hâlinden çok uzaktı. Daha çok elde ne varsa onunla yapılan, zaman zaman tehlikeli ve amatörce gösterilerdi.
Ama fikir oradaydı.
Müziğin yalnızca kulakla değil, gözle de dinlenebileceği fikri.
Bu, King Diamond'ın ilerleyen yıllarda kuracağı dünyanın temel taşlarından biri olacaktı.
Diamond'ın sahne karakterini şekillendiren önemli etkilerden biri ise Alice Cooper'dı. 1975'te "Welcome to My Nightmare" turnesini izlediğinde gördüğü sahne, genç King Diamond üzerinde derin bir iz bırakmıştı. Alice Cooper'ın gerçeklikten kopmuş görüntüsü, kostümleri ve makyajı ona yalnızca bir rock konseri izliyormuş gibi hissettirmemişti.

Sanki sahnede başka bir varlık vardı.
Bu önemliydi.
Çünkü bu estetik Arthur Brown'dan Alice Cooper'a, KISS'ten The Damned ve Misfits'e kadar uzanan shock rock geleneğinin içinde yıllardır dolaşıyordu.
Fakat Mercyful Fate'in yaptığı şey farklıydı.
Bu estetiği rock sahnesinin teatral dünyasından alıp metal müziğin karanlık atmosferinin içine yerleştirdiler.
Ve bunun başında King Diamond vardı.
Beyaz yüz.
Siyah çizgiler.
Ters haç.
Kemiklerden yapılmış mikrofon.
Ve bütün bunların arkasında, artık yalnızca bir sahne karakteri olmaktan çıkmaya başlayan bir dünya.
Mercyful Fate'in müzikal tarafında ise başka bir geçmiş yeniden karşımıza çıkıyordu.
Judas Priest.
Hank Shermann'ın da sonradan doğruladığı gibi, grubun ilk dönemindeki en belirgin etkilerden biri Judas Priest'ti. Hızlı gitarlar, ikili gitar kullanımı, progresif yapılar ve keskin riffler, Mercyful Fate'in müzikal omurgasını oluşturuyordu.
King Diamond'ın vokal tarzının oluşumunda ise bir başka tanıdık isim vardı:
Deep Purple.
Ian Gillan'ın yüksek perdeli vokallerinden etkilenen Diamond, zaman içerisinde falsetto tekniğini geliştirmeye başladı. Başlangıçta bunun ne anlama geldiğini bile bilmiyordu. Daha sonra bu tekniği çalışarak kendi sesinin en ayırt edici özelliklerinden birine dönüştürdü.
Böylece daha önce Part I'de gördüğümüz damarlar yeniden bir araya geliyordu.
Judas Priest'in gitarları.
Deep Purple'ın vokal mirası.
Punk'ın bıraktığı enerji.

Ve bunların üzerine eklenen, giderek kararan bir sahne dünyası.
Fakat Mercyful Fate'i gerçekten farklılaştıran şey müziğin kendisinden biraz daha fazlasıydı.
Tema.
Grup artık yalnızca karanlık görünmek istemiyordu.
Karanlık hakkında şarkılar yazıyordu.

1982'de yayımlanan ilk EP'leri "Mercyful Fate", zamanla ikinci şarkısı "Nuns Have No Fun"'ın adıyla anılmaya başladı. Ancak kaydın en dikkat çekici taraflarından biri kapağıydı. Dönemi için oldukça cesur ve kışkırtıcı olan bu görsel, Mercyful Fate'in karanlık ve provokatif estetiğinin müziğin ötesine geçtiğini de gösteriyordu.
Kayıt oldukça hamdı. Yalnızca iki günde tamamlanan çalışma, grubun ileride ulaşacağı sound'un ilk işaretlerini taşıyordu.
Ve sonra...
"Melissa".
1983.
Artık başka bir şey başlamıştı.

İçtenlikle söyleyebilirim ki eşsiz bir albümdür.
Melissa, Mercyful Fate'in yalnızca kendisini değil, metalin geleceğini de değiştiren kayıtlardan biri hâline geldi. Albüm, Judas Priest'in mirasını daha karanlık ve progresif bir noktaya taşırken çift gitarlar, uzun enstrümantal bölümler, klasik müzikten gelen dokunuşlar ve King Diamond'ın artık tamamen kendisine ait olan vokal karakterini aynı yerde buluşturuyordu. Albümün ortaya koyduğu sound, ilerleyen yıllarda thrash, death ve black metalin gelişiminde de önemli bir etki yaratacaktı.
Ama albümü asıl farklılaştıran şey, bütün bunların üzerine kurulan hikâyeydi.
Evil, Curse of the Pharaohs, ve albümün merkezindeki Melissa.
King Diamond'ın eline geçen bir insan kafatasına verdiği isim.
Bir anda bu müzik yalnızca karanlık bir müzik olmaktan çıkıyordu.
Bir anlatıya dönüşüyordu.
Bir karaktere.
Bir dünyaya.
Bir ritüele.
Ve belki de black metalin ileride en çok sahipleneceği şey tam olarak buydu:
Müziğin yalnızca şarkı olmaktan çıkıp bir kimliğe dönüşmesi.
King Diamond'ın Satanizm anlayışı da burada ayrı bir yere oturuyordu.
Çünkü Mercyful Fate'in şarkılarındaki şeytan figürü ile King Diamond'ın gerçek hayattaki felsefi yaklaşımı tamamen aynı değildi.
Şarkılarda Lucifer ve Satan imgeleri çoğu zaman klasik okült ve Hristiyan demonolojisinin içinden beslenen bir anlatının parçasıydı.

King Diamond ise Anton LaVey'in Satanizm anlayışını daha çok bir yaşam felsefesi olarak görüyordu. LaVey ile 1988'de tanışması ve San Francisco'daki Church of Satan'ı ziyaret etmesi, bu felsefeye olan ilgisinin sahne karakterinin ötesine geçtiğini gösteriyordu.
Mercyful Fate'in yaptığı şey, “gerçek Satanistler oldukları için black metalin başlangıcı oldular” kadar basit değildi.
Asıl mesele, okült düşünceyi, korku anlatısını, sahne estetiğini ve ağır müziği tek bir bütün hâline getirmeleriydi.
Ve bu bütün, daha sonra gelecek kuşaklar tarafından çok farklı şekillerde yorumlanacaktı.
1984'te "Don't Break the Oath" geldiğinde bu dünya daha da büyüdü.

Müzik daha ağırdı.
Daha teknikti.
Daha karmaşıktı.
King Diamond'ın vokalleri hâlâ uç noktalardaydı. Albümde klavye ve harpsichord gibi unsurların kullanılması bile grubun yalnızca hız ve ağırlık peşinde olmadığını gösteriyordu.
Ve albümün sonlarına doğru gelen bir şarkı vardı:
"Come to the Sabbath"
Artık Mercyful Fate'in dünyası tamamlanmıştı.
Heavy metal vardı.
Karanlık vardı.
Okültizm vardı.
Tiyatro vardı.
Ve bunların hepsi aynı çatı altında birleşmişti.
Mercyful Fate, black metalin kendisini tanıyacağı aynalardan biriydi.
Ama bu karanlık dünyanın şekillenmesi yalnızca Danimarka'da gerçekleşmiyordu.
İsveç'te, birkaç yıl sonra bu mirası çok daha ilkel, çok daha vahşi ve çok daha soğuk bir noktaya taşıyacak başka bir grup ortaya çıkacaktı.

Bathory.
Şimdi derin bir nefes alalım çünkü ilk dalganın içerisindeki gruplar arasında, hem müzikal hem de estetik açıdan black metalin ileride kullanacağı şablonu en güçlü biçimde oluşturan grup belki de Bathory'ydi. Bir dönem Venom'un elinde tuttuğu en ağır, en karanlık ve en uç metal grubu olma konumunu da onlar devralacaktı.
Fakat Bathory'nin Venom'dan etkilenip etkilenmediği meselesi, grubun ortaya çıkışından beri tartışılan konulardan biri oldu.
Grubun yaratıcı beyni Tomas Börje Forsberg, yani metal dünyasının Quorthon olarak tanıdığı isim, hayatı boyunca Venom etkisini büyük ölçüde reddetti. 2004'teki ölümüne kadar da bu konuda oldukça netti.

İki grubun erken dönem kayıtları arasındaki benzerliklere bakıldığında bu iddiayı tamamen görmezden gelmek kolay değil. Ancak başka bir gerçek daha vardı.
İkisi de aynı karanlık kaynaktan besleniyordu.
Motörhead.
İngiliz punk'ı.
Ve elbette...
Black Sabbath.
Bathory'nin ortaya çıkışını anlamak için önce İsveç'e gitmemiz gerekiyor.
1983 yılı.
Stockholm.
Saat tam olarak 13.00.
16 Mart 1983'te üç genç müzisyen ilk kez bir araya geldi: Quorthon, Jonas “Vans McBurger” Åkerlund ve Fredrick “Freddan” Hanoi.
Jonas ve Fredrick kuzenlerdi ve daha önce birlikte müzik yapmışlardı. Özellikle Die Cast isimli grupta beraber çalmışlardı. Quorthon ise daha önce Agnosticum ve Stridskuk gibi gruplarda yer almıştı.
Üçü de henüz çok gençti.
Ve onları bir araya getiren şey oldukça basitti.
Bir müzik mağazasındaki ilan.
O dönemde Stockholm'de bir grup kurmak, bugünkü kadar büyük bir mesele değildi. Gençler sürekli grup kuruyor, isimler değiştiriyor, farklı müzik tarzlarını deniyordu. Jonas ve kuzeni de hızlı metal çalabilecekleri üç kişilik bir grup oluşturmak istiyordu.
Bir gitariste ihtiyaçları vardı.
İlanı verdiler.
Quorthon onları aradı.
Ve aynı gün prova yapmaya gittiler.
Henüz ortada Bathory bile yoktu.
Ama bir şey hemen belli olmuştu.
Quorthon diğerlerinden farklıydı.
Çünkü onun kafasında zaten müzik vardı.
Üstelik yalnızca birkaç riff değil.
Yıllardır biriktirdiği şarkılar.

Quorthon grubun yaratıcı kontrolünü daha ilk günden itibaren eline aldı. Daha önce yazdığı materyalleri beraberinde getirmişti ve grup arkadaşları onun ne kadar farklı bir müzisyen olduğunu kısa sürede anlamaya başladı.
Jonas Åkerlund'ın yıllar sonra anlattığına göre kendisi daha çok Sabbath'a, kuzeni ise Motörhead'e yakındı. Üçü de punk sahnesinin enerjisinden etkileniyordu.
Fakat Quorthon'un kafasındaki şey bunların basit bir birleşimi değildi.
Onun vizyonu başından beri daha karanlıktı.
Daha hızlı.
Daha sert.
Ve giderek daha ilkel.
Quorthon daha sonra Bathory'nin müziğini tarif ederken bunu Black Sabbath'ın kasveti, Motörhead'in sound'u ve GBH'in yeni keşfedilen çılgınlığını bir araya getirme girişimi olarak açıklayacaktı.
Bu cümle aslında Bathory'nin temelini neredeyse tek başına anlatıyordu.
Sabbath'tan karanlık.
Motörhead'den hız ve saldırganlık.
İngiliz hardcore punk'ından kontrolsüz enerji.
Ve bütün bunların üzerine Quorthon'un kendi gitar anlayışı.
Jonas'ın anlatımında en dikkat çekici noktalardan biri de buydu.
Quorthon'un yaratıcılığı yalnızca dinlediği müziklerden gelmiyordu.
Sanki içeride zaten var olan bir şey dışarı çıkıyordu.

Çok hızlı çalıyordu.
Kendi gitar stiline sahipti.
Kendi sesine sahipti.
Ve diğer müzisyenlerin ne yaptığıyla fazla ilgilenmiyordu.
Bu önemliydi.
Çünkü Bathory'nin müziği yavaş yavaş başka hiçbir gruba tam olarak benzememeye başlamıştı.
Punk'ın enerjisi.
Sabbath'ın karanlığı.
Quorthon'un gitarı.
Hepsi bir araya geldikçe müzik daha hızlı ve daha karanlık bir hâl alıyordu.
Üstelik İsveç'teki müzik ortamında böyle bir şeyin karşılığı henüz yoktu.
Stockholm'de birkaç konser verdiler.
Şehrin güçlü canlı müzik sahnesi sayesinde sahne bulmak çok zor değildi. Fakat Bathory'nin müziği henüz geniş bir dinleyici kitlesi bulamamıştı.
Sonra önemli bir bağlantı devreye girdi.

Börje “Boss” Forsberg.
Boss, o dönemde Tyfon Grammofon plak şirketinin sahibiydi ve Quorthon da bir süre burada çalışıyordu. Fakat aralarındaki ilişki bundan çok daha derindi.
Boss, Quorthon'un babasıydı.
İşin ilginç tarafı, bu bağlantının yıllarca özellikle gizli tutulmasıydı. Quorthon, kendisine bu konu her sorulduğunda babası olduğunu reddetti. Bunun temelinde, Bathory'nin plak şirketi sahibinin oğlunun grubu olduğu için bir ayrıcalık gördüğü düşüncesini ortadan kaldırmak istemesi olduğu düşünülüyor. Baba-oğul, yıllarca bu hikâyeyi gerçekten de sürdürdüler. Boss, röportajlarda Quorthon'dan sanki dışarıdan tanıdığı genç bir müzisyenmiş gibi bahsediyordu.
Quorthon'un 2004'teki ölümünden ve Boss'un 2017'deki ölümünden sonra ise bu ilişki artık bir sır olmaktan çıktı. Bugün Boss'un Quorthon'un babası olduğu tartışmasız biçimde biliniyor.
Bu bağlantının Bathory için önemi ise yalnızca aile meselesi değildi. Boss, grubun ilk yıllarında kayıtlarının yapımında ve yayımlanmasında önemli bir rol üstlendi. Tyfon'un ardından Black Mark Production da özellikle Quorthon'un müziğinin arkasındaki en önemli yapılardan biri hâline geldi.
Üstelik Black Mark'ın hikâyesi Bathory ile sınırlı kalmadı. Yıllar içinde Edge of Sanity, Lake of Tears ve Necrophobic gibi İsveç metalinin önemli gruplarını da bünyesine kattı.
Yani bugün geriye baktığımızda Boss Forsberg'i yalnızca Quorthon'un babası olarak görmek eksik kalıyor. Bathory'nin ilk yıllarından başlayarak İsveç ekstrem metalinin gelişiminde de ciddi bir rolü vardı.
Ve Bathory için bu bağlantı her şeyi değiştirecekti.
Tyfon, 1984 yılında İsveç ve İskandinavya'daki metal gruplarını bir araya getiren Scandinavian Metal Attack isimli bir derleme hazırlıyordu.

Bathory de bu derlemede iki şarkıyla yer aldı:
"Sacrifice" ve "The Return of the Darkness and Evil".
Bu iki kayıt grubun ilk resmi kaydı olacaktı.
Üstelik Bathory henüz kimsenin tanımadığı bir gruptu.
Diğer tarafta ise daha melodik ve ticari çizgide duran İsveçli heavy metal grupları vardı.
Bathory onların yanında adeta başka bir dünyadan gelmiş gibiydi.
Kayıt koşulları da oldukça ilginçti.
Grup gerçek bir stüdyoda kayıt yapıyordu ama diğer, daha büyük grupların boş kalan saatlerini kullanıyordu. Onlar stüdyodan çıktığında Bathory içeri giriyordu.
Genç müzisyenler için bu büyük bir olaydı.
Çünkü ilk kez gerçekten profesyonel bir stüdyoda kayıt yapıyorlardı.
Ve sonuç...
Beklenenden çok daha büyük bir tepki yarattı.
Derlemeyi dinleyenler Bathory'nin ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
Norveç'te henüz birkaç yıl sonra black metal tarihinin merkezine oturacak olan Mayhem çevresi de bu kaydı duydu.
Mayhem'in basçısı Necrobutcher, Bathory'yi ilk duyduğu anı yıllar sonra anlatırken özellikle Quorthon'un vokalindeki garip efektlerden, müziğin hızından ve sözlerin karanlığından bahsedecekti.
Bu kayıtlar daha önce duyulmamış bir şey gibi geliyordu.
Çünkü Bathory, Venom'ın açtığı kapıdan geçiyor ama içeride başka bir oda buluyordu.
Motörhead ve Venom'da hâlâ güçlü biçimde hissedilen rock'n'roll damarının üzerine Discharge ve GBH gibi hardcore punk gruplarının ham saldırganlığı eklenmişti.
Sonuç çok daha kirliydi.
Çok daha vahşi.
Ve vokaller çok daha uç noktadaydı.
Bathory'nin sözlerinde de değişim başlamıştı.
Jonas Åkerlund'ın anlatımına göre grubun ilk döneminde Satanizm başlangıçta temel bir fikir değildi. Ancak iki şarkının kaydedildiği dönemde bu tema artık belirgin biçimde öne çıkmıştı.
Özellikle "Sacrifice", Hristiyanlık karşıtı ve şeytani imgeleri son derece saldırgan bir dille kullanıyordu.
Bathory artık yalnızca hızlı ve kirli bir metal grubu değildi.
Bir estetik oluşturuyordu.
Bir dünya kuruyordu.
Ve bunun etkisi kısa sürede ortaya çıktı.
İlk kadro ise uzun sürmedi.

Jonas ve kuzeni bir süre sonra İsveç'ten ayrılarak Londra'ya gittiler. Jonas'ın hayatı da yavaş yavaş başka bir yöne kaydı. Müzikten sinemaya geçti ve ilerleyen yıllarda yönetmen olarak büyük bir kariyer kurdu. Madonna, Metallica ve Satyricon gibi isimlerle çalıştı.
İlginç olan ise kariyerinin çok erken dönemlerinden birinde Candlemass için çektiği ''Bewitched'' klibinde, gelecekte Mayhem'in vokalisti olacak Per Yngve “Dead” Ohlin'in de bir zombi figüranı olarak yer almasıydı.
Bathory ise Jonas olmadan devam edecekti.
Burada kişisel bir parantez açmam gerekiyor.
Black metal yıllar içinde yalnızca müziğiyle değil, hakkında anlatılan hikâyelerle de tanınmaya başladı. Bu noktada Jonas Åkerlund'un Lords of Chaos filmi gibi saçma yapımlar devreye giriyor. Åkerlund'un Bathory'de davul çalmış olması, onun black metalin atmosferini ve ruhunu çok daha iyi yakalamasını beklememize neden oluyor değil mi? Fakat benim için sonuç hiç iç açıcı değil.
Özellikle Lords of Chaos, black metalin müziğini ve dönemin ruhunu anlamaktan çok, onun etrafında oluşan cinayetleri, kilise yakmalarını ve sansasyonel olayları öne çıkarıyor. Ben filmde, bu sanat hakkında hiçbir bilgisi olmayan birinin vereceği “ne kadar çılgınmışlar” tepkisini görüyorum.
İşte sorun tam olarak burada başlıyor. Black metalin tarihini anlatmak başka bir şey, onun etrafındaki sansasyonu yeniden pazarlamak başka bir şey. Üstelik bunu çoğu zaman gerçeği çarpıtan bilgilerle yapmak daha da can sıkıcı. Ben bunu desteklemiyorum.
Quorthon'un elinde artık daha da özgür bir alan vardı.
Ve Scandinavian Metal Attack beklenmedik bir kapı açmıştı.
Bathory'nin aldığı tepki üzerine Quorthon bir sonraki adımı atmaya karar verdi:
İlk albüm.
Yeni kadroda bas gitarda Rickard “Ribban” Bergman, davulda ise Stefan Larsson vardı.
Ve 1984'te kendi adını taşıyan ilk albüm, yani Bathory yayımlandı.
Albüm, Tyfon Grammofon'un bu yayın için oluşturduğu Black Mark Productions etiketi üzerinden piyasaya çıktı.
Kapakta ise artık black metal tarihinin en tanınabilir imgelerinden biri vardı:
Keçi başı.

Bu görüntü zamanla Bathory'nin ve genel olarak black metal estetiğinin en ikonik sembollerinden birine dönüşecekti.
Fakat bugün bildiğimiz anlamıyla bu görselin hikâyesinde de ilginç bir ayrıntı vardı.
Görsel Quorthon'a atfedilse de aslında Amerikalı illüstratör Joseph Smith'in bir çiziminden alınmıştı.
Albümün arka yüzünde ise büyük bir pentagram bulunuyordu.
Ama asıl dikkat çekici şey kapakta olmayanlardı.
Grup fotoğrafı yoktu.
Üyelerin isimleri neredeyse görünmüyordu.
Sadece Quorthon ve Boss Forsberg'in isimleri öne çıkıyordu.
Üstelik Bathory sahneye çıkan, sürekli konser veren geleneksel bir grup hâline de gelmemişti.
Böylece gizem ortaya çıktı.
Bathory'nin kim olduğu tam olarak bilinmiyordu.
Hatta grubun bir noktadan sonra yalnızca Quorthon'dan oluştuğu sanılmaya başladı.
Gerçekte durum bundan biraz daha karmaşıktı.
Bathory hiçbir zaman tam anlamıyla tek kişilik bir grup olarak kurulmamıştı. İlk yıllarda farklı müzisyenler vardı ve Quorthon kayıtlar için çeşitli müzisyenlerden yararlanıyordu.
Fakat dışarıdan bakıldığında ortaya çıkan görüntü şuydu:
Bathory = Quorthon.
Bu algı daha sonra black metal tarihinde çok daha büyük bir anlam kazanacaktı.
Çünkü metal dünyasında stüdyo merkezli, tek kişinin bütün müziği kontrol ettiği bir proje fikri henüz yaygın değildi.

Bathory albümündeki sekiz şarkı, iki atmosferik parçanın arasına yerleştirilmişti. Açılışta yaklaşık üç dakikalık, Sabbath'ı hatırlatan fırtına sesiyle başlayan karanlık bir atmosfer vardı.
Ardından müzik saldırıya geçiyordu.
Scandinavian Metal Attack kayıtlarındaki temel yapı korunmuştu ama her şey daha hızlı ve daha agresifti.
Buzzsaw gitarlar.
Ezici davullar.
Hırıltılı, çığlık benzeri vokaller.
Ve son derece kirli bir prodüksiyon.
Örneğin "Sacrifice" yeniden kaydedilmişti ve yeni versiyonu orijinalinden yaklaşık bir dakika daha kısaydı.
Bathory artık Venom'ın yaptığı şeyi yalnızca tekrar etmiyordu.
Onu daha ileri götürüyordu.
Dönemin basını ise albüm karşısında ikiye bölündü.
Metal Forces albümü büyük bir coşkuyla karşılarken, Kerrang! çok daha olumsuz bir tavır aldı.
Bu aslında Bathory'nin gelecekteki konumunu da gösteriyordu.
Onları sevenler, müziğin içindeki vahşeti görüyordu.
Sevmeyenler ise bunu yalnızca kötü çalınmış, akordu bozuk, Satanizmle süslenmiş bir gürültü olarak değerlendiriyordu.
Fakat neredeyse herkes aynı şeyi fark etmişti:
Venom'a benziyorlardı.
Bu karşılaştırma Quorthon'u oldukça rahatsız ediyordu.
Çünkü kendisi, Venom'ı ilk albümden önce dinlemediğini ve grubun müziği üzerindeki etkisinin düşünüldüğü kadar büyük olmadığını savunuyordu.
Hatta 1985'te verdiği bir röportajda oldukça ilginç bir açıklama yapacaktı:
Venom'un Black Metal albümünü sevdiğini, fakat genel olarak Venom hayranı olmadığını söylüyordu.
Bu noktada iş daha da ilginçleşiyor.
Çünkü Bathory'nin ilk albümündeki "Sacrifice" ile Venom'ın "Black Metal" albümündeki "Sacrifice" aynı ismi taşıyordu.
Daha da dikkat çekici olanı ise Bathory'nin Raise the Dead şarkısı ile Venom'ın Buried Alive parçası arasındaki benzerlikti.
Her iki şarkıda da canlı canlı gömülme, havaya ulaşma çabası, tabut kapağına saldırma ve ölümden geri dönme gibi oldukça benzer imgeler kullanılıyordu.
Quorthon'un Venom'ı gerçekten ne zaman ve ne ölçüde dinlediğini kesin olarak bilmek bugün mümkün değil.
Fakat bir gerçek var:
Bathory ve Venom arasındaki benzerlikler tesadüf denilerek tamamen geçiştirilemeyecek kadar belirgindi.
Yine de Bathory'nin hikâyesi burada bitmiyordu.
Tam tersine, asıl dönüşüm şimdi başlıyordu.
1985.
"The Return......"

İkinci albüm.
Eğer ilk Bathory albümü Venom, Motörhead ve punk etkilerini son derece kirli bir biçimde bir araya getiriyorsa, "The Return......" bu formülü daha karanlık bir yere taşıyordu. Neden mi bunu söylüyorum?
Rock'n'roll etkisi geri planda kalmaya başlamıştı.
Müzik daha tehditkâr hâle gelmişti.
"Total Destruction"
"Possessed"
"Born for Burning"
Artık grubun müziğinde yalnızca hız değil, belirgin bir kötücüllük hissediliyordu.
"Born for Burning" ise on altıncı yüzyılda cadı olarak yakılan Marrigje Ariens'e adanmıştı.
Ben şahsen ilk albüme göre bu albümü daha çok seviyorum. Kesinlikle daha yoğun bir atmosfer. Ayrıca Bathory bu albümle kendi kimliğini oluşturmaya başlıyordu.
Ve birçok kişi için "The Return......", black metalin bugün bildiğimiz biçimine yaklaşan ilk gerçek örneklerden biriydi.
Fakat Bathory henüz asıl albümünü yapmamıştı.
1987'de geldi.
"Under the Sign of the Black Mark"

Burada artık başka bir şey duyuyorduk.
Albüm, grubun ilk iki çalışmasındaki rock'n'roll damarını büyük ölçüde geride bırakıyordu.
Onun yerine çok daha soğuk, çok daha ilkel ve çok daha karanlık bir müzik gelmişti.
Hızlı tempolar, ilkel ve kirli prodüksiyon, keskin, tiz çığlıklar, satanik sözler, tekrara dayanan hipnotik yapılar ve yer yer kullanılan klavyeler.
Bugün black metal dediğimiz estetik ve müzikal dilin birçok temel özelliği burada aynı çatı altında bulunuyordu. "Under the Sign of the Black Mark", 1987'de yayımlandığında, daha sonraki Norveç black metal sahnesi üzerinde de büyük bir etki yaratacaktı.
Mayhem'in eski vokalisti Maniac bu albümün atmosferini yıllar sonra tarif ederken özellikle tek bir kelime üzerinde duracaktı:
"Soğuk."
Albümdeki Satanik sözler önemliydi.
Fakat asıl etkileyici olan müziğin kendisiydi.
Sanki sesin içerisinde fiziksel bir sıcaklık eksikliği vardı.
Gitarlar yalnızca ağır değildi.
Uzaklardı.
Davullar yalnızca hızlı değildi.
Boşlukta yankılanıyor gibiydi.
Ve Quorthon'un vokalleri, klasik heavy metal vokal anlayışından tamamen koparak başka bir noktaya ulaşmıştı.
Burada Bathory'nin black metal üzerindeki etkisini anlamak için önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
1987 yılına geldiğimizde hızlı ve agresif metal artık tamamen yeni bir şey değildi.
Thrash metal yükselişe geçmişti.
Metallica büyük bir kitleye ulaşmaya başlamıştı.
1986'da "Master of Puppets" yayımlanmıştı.
Aynı yıl Slayer'ın "Reign in Blood" albümü çıkmıştı.
Yani hızlı ve saldırgan gitar müziği artık underground'ın küçük bir sırrı olmaktan çıkıyordu.
Fakat Bathory'nin yaptığı şey farklıydı.
Çünkü "Under the Sign of the Black Mark" yalnızca hızlı değildi.
Tekinsizdi.

Albümün gücü, Slayer gibi gruplarda duyduğumuz sürekli riff değişimlerinden ziyade tekrar ve minimalizm üzerinden kuruluyordu.
Bir riff tekrar ediyordu.
Sonra tekrar.
Ve tekrar.
Ama bu tekrar sıkıcı olmak yerine gerilimi artırıyordu.
Müzik bir noktadan sonra şarkı olmaktan çıkıp bir atmosfer yaratmaya başlıyordu.
Darkthrone'dan Fenriz bu farkı yıllar sonra çok iyi özetleyecekti:
"1980'lerde metalin büyük bölümünde her şey kısa ve sıkıştırılmıştı. Bir riff birkaç kez çalınır, sonra hemen başka bir riff'e geçilirdi.
Bathory ise bunun tersini yaptı. Bir riffin üzerinde daha uzun süre kaldı. Onu dinleyicinin zihnine yerleştirdi ve bu basitlik, zamanla black metalin en önemli özelliklerinden biri hâline gelecekti."
"Under the Sign of the Black Mark"'ın atmosferi de burada ortaya çıkıyordu.
Davullar son derece yalındı.
Gitarlar kirli ve boğucuydu.
Vokaller uzaktan gelen bir çığlık gibiydi.
Ve bütün bunların üzerine çok az kullanılan ama son derece etkili klavyeler yerleştirilmişti.
Özellikle "Woman of Dark Desires" gibi parçalarda duyulan bu klavye kullanımı, albümün karanlık atmosferini daha da derinleştiriyordu.
Japon black metal grubu Sigh'ın lideri Mirai de albümdeki klavye kullanımının kendisi üzerindeki etkisinden bahsedecekti. O dönemde thrash metal gruplarında klavye kullanımı görülse de Quorthon'un yaptığı şey farklıydı.
Klavye artık melodik bir süs değildi.
Tekinsizlik yaratmak için kullanılıyordu.
Samael'den Vorph da benzer şekilde bu kullanımın kendileri üzerindeki etkisini anlatmıştı.
Bathory, ağır kalırken atmosfer yaratabileceğini gösteriyordu.
Albümün asıl gücü, hız ile atmosferi aynı anda kullanabilmesiydi.
Ve bu albüm, Bathory'nin Satanik döneminin son halkası olacaktı.
Çünkü Quorthon artık başka bir şey düşünüyordu.
Kuzey.
İsveç.
Hristiyanlık öncesi dönem.
İskandinav mitolojisi.
Vikingler.
Bathory'nin Satanik üçlemesi burada sona eriyordu.
Fakat Quorthon'un Satanizmle ilişkisini de doğru anlamak gerekiyor.
Çünkü bu mesele, King Diamond örneğinde olduğu gibi, doğrudan kişisel bir inanç sistemi olarak okunmamalı.
Quorthon daha sonra Bathory'nin ilk dönemindeki Satanik ve Hristiyanlık karşıtı temaların büyük ölçüde gençlik döneminin isyanı, provokasyonu ve karanlık bir estetik arayışı olduğunu anlatacaktı.
On yedi, on sekiz yaşlarındaki gençler olarak hayat, ölüm ve dini inançlar hakkında çok az şey bildiklerini; rock ve metal sözlerindeki klişelerle kendilerini özdeşleştiremediklerini söylüyordu.
Bu yüzden en karanlık ve en rahatsız edici temaları seçmişlerdi.
Amaç yalnızca bir dünya görüşünü ilan etmek değildi.
Birilerini rahatsız etmek de bunun önemli bir parçasıydı.
Özellikle Hristiyanlık ve kiliseye karşı bir meydan okuma.
Bu açıklama önemliydi.
Çünkü Bathory'nin Satanik dönemi, daha sonra Norveç'te ortaya çıkacak black metal ideolojisinin birebir öncülü değildi.
Fakat estetik açıdan çok daha büyük bir miras bırakmıştı.
Ve Quorthon şimdi bu mirası tamamen başka bir dünyaya taşıyacaktı.
1988.
"Blood Fire Death"

Albüm hâlâ önceki Bathory kayıtlarının saldırganlığını taşıyordu.
Fakat artık müziğin içerisinde başka bir büyüklük hissediliyordu.
Daha geniş riffler.
Daha epik melodiler.
Akustik gitarlar.
Temiz ve neredeyse ilahi gibi kullanılan vokaller.
Ve giderek daha belirgin hâle gelen klasik müzik etkileri.
Quorthon'un bu dönemdeki yaklaşımında önemli bir başka isim de "Under the Sign of the Black Mark"'ta davul çalan Paul “Pålle” Lundberg'di. Lundberg ekstrem metalden ziyade büyük senfoniler, KISS ve David Bowie gibi farklı kaynaklarla ilgileniyordu.
Quorthon da klasik müziğe olan ilgisini daha fazla geliştirmeye başlamıştı.
Üstelik "Under the Sign of the Black Mark" içerisindeki "Call From the Grave" gibi daha orta tempolu ve atmosferik parçaların aldığı tepki, ona başka bir yönün mümkün olduğunu göstermişti.
Peki bu yeni müziğin konusu ne olacaktı?
Kuzey Avrupa'nın kendi destanlarından daha uygun ne olabilirdi?
Böylece Bathory'nin ikinci büyük dönemi başladı.
Viking metal.
"Blood Fire Death" bu dönüşümün ilk büyük adımıydı.
Ancak albüm henüz tam anlamıyla Viking metal değildi.
Eski Bathory hâlâ oradaydı.
Hızlı bölümler.
Saldırgan vokaller.
Karanlık gitarlar.
Fakat bunların arasına artık epik bir anlatı yerleşiyordu.
Quorthon'un kendisinin de tarif ettiği gibi bu, “Hristiyanlık öncesi İsveç Viking dönemi” fikrine doğru atılmış ilk adımdı.
İki yıl sonra ise bu dönüşüm tamamen gerçekleşecekti.
1990.
"Hammerheart"

İşte burada Bathory, black metalin sınırlarından tamamen çıkarak başka bir türün temelini atıyordu.
Artık müzik daha yavaştı.
Daha görkemliydi.
Temiz vokaller daha fazla kullanılıyordu.
Riffler daha melodikti.
Davullar daha ağır ve orta tempoluydu.
Ve bütün albüm, kuzeyin eski dünyasını anlatan büyük bir destan gibi ilerliyordu.
"One Rode to Asa Bay" bunun en güçlü örneklerinden biriydi.
Burada artık Bathory albümündeki kirli ve vahşi grubun izlerini bulmak zordu.
Ama o grup hâlâ müziğin içinde yaşıyordu.
Çünkü "Hammerheart" bir kopuş kadar, önceki yıllarda atılmış temellerin doğal sonucuydu.
"Blood Fire Death" kapıyı açmıştı.
"Hammerheart" ise içeri girmişti.
Ve Viking metal için bir şablon oluşturdu.
Almanya'dan Falkenbach gibi sonraki gruplar bu anlayıştan doğrudan etkilenecekti.
Quorthon aslında karanlık müziğin yalnızca Satanizm üzerinden anlatılmayacağını gösterdi.
Eski kültürler.
Hristiyanlık öncesi inançlar.
Mitoloji.
Doğa.
Savaş.
Ölüm.
Ve kaybolmuş bir geçmişin romantik hayali de aynı müziğin içerisine girebilirdi.
Fakat bu dönem Bathory için yeni bir tartışmayı da beraberinde getirdi.
Siyasi çağrışımlar.
"Hammerheart" içerisindeki "Under the Runes" parçası, Almanya'daki SS örgütüyle bağlantılı olduğu düşünülen runik sembollere yaptığı göndermeler nedeniyle tepki çekti.
Buna albüm kapağındaki sun wheel benzeri sembol de eklendi.

Bu sembolün tarihsel kökenleri çok daha eski olsa da, İkinci Dünya Savaşı sonrasında çeşitli sağcı ve aşırı sağ hareketler tarafından sahiplenilmiş olması, Bathory'nin kullandığı İskandinav sembollerinin farklı biçimlerde yorumlanmasına neden oldu.
Quorthon ise Nazi olmadığını açıkça belirtti.
Bu ayrım önemliydi.
Çünkü Bathory'nin kullandığı İskandinav ve pagan imgeleri otomatik olarak Nazizmle eşitlemek tarihsel açıdan doğru değildi. İnsanlar bunu günümüzde de hâlâ ayırt edemiyor, ne kadar üzücü değil mi?
Bathory'nin müzikal yolculuğu ise devam etti.
Quorthon ilerleyen yıllarda hem black metalden hem de Viking metalden uzaklaşan albümler yaptı. Özellikle "Octagon" gibi çalışmalar, eski Bathory hayranlarının önemli bir bölümünü memnun etmedi.
Ama artık bunun pek önemi yoktu.
Çünkü ilk altı albüm çoktan kendi tarihini yazmıştı.
1984'te "Bathory"
1985'te "The Return......"
1987'de "Under the Sign of the Black Mark"
1988'de "Blood Fire Death"
1990'da "Hammerheart"
1991'de "Twilight of the Gods"
Bu altı albümün her biri Bathory'nin farklı bir yüzünü gösteriyordu.
İlk ikisi, Venom ve Motörhead'in açtığı yolu daha kirli ve daha ekstrem bir noktaya taşıdı.
"Under the Sign of the Black Mark", black metalin soğuk ve ilkel estetiğini şekillendirdi.
"Blood Fire Death", iki dünyanın arasında bir köprü kurdu.
"Hammerheart" ve "Twilight of the Gods" ise Viking metalin temelini attı.
Ve bütün bunların merkezinde tek bir isim vardı:
Quorthon.
2004 yılında, henüz 38 yaşındayken hayatını kaybetti.

Ölüm nedeni kalp yetmezliğiydi; daha sonra bunun daha önce teşhis edilmemiş bir kalp rahatsızlığıyla bağlantılı olduğu aktarıldı.
Ölümünün ardından black metal dünyasından gelen tepkiler, Bathory'nin gerçek etkisini bir kez daha gösterdi.
Çünkü onun müziğini yıllarca takip etmiş olanlar yalnızca bir müzisyeni kaybetmemişti.
Bir dönemin en yaratıcı figürlerinden biri gitmişti.
Mayhem basçısı Necrobutcher'ın bir röportajda dediği üzere, Bathory'nin sonraki albümlerini takip etmemiş olsa bile Quorthon'un ölümünde "bir şeylerin" eksildiğini hissetmişti.
Quorthon'un ölümünden birkaç ay sonra, Bergen'deki Hole in the Sky Festivali'nde onun anısına özel bir Bathory tribute konseri düzenlendi.
Sahneye Abbath (Immortal), Apollyon (Aura Noir), Faust (Emperor), Gaahl (Gorgoroth), Grutle ve Ivar (Enslaved), Nocturno Culto (Darkthrone), Samoth (Emperor) ve Satyr (Satyricon) çıktı.

2024 yılında, Quorthon'un ölümünün 20. yılında, bu tribute fikri "Blood Fire Death – A Tribute to Quorthon and the Music of Bathory" adıyla yeniden sahneye taşındı. Bu kez Ivar Bjørnson, Blasphemer, Apollyon ve Faust'tan oluşan ana kadroya Watain'den Erik Danielsson da katıldı; Gaahl (Gorgoroth), Satyr (Satyricon), Attila Csihar (Mayhem) ve Ihsahn (Emperor) gibi isimler de konuk sanatçı olarak sahne aldı.
Proje, 2024'teki Beyond the Gates festivalindeki performansın ardından, farklı festivallerde güncel olarak konserler vermeye ve bu müzik türünün efsane sanatçılarıyla, Quorthon'un ve Bathory'nin mirasını ritüelistik bir gösteriyle anmaya devam ediyor.
Yani Bathory, bu isimlere ve daha fazlasına yalnızca müzikal anlamda ilham vermemişti.
Yolu göstermişti.
Norveç'te henüz doğmak üzere olan yeni bir hareket için çoktan bir haritaya dönüşmüştü.
Artık kuzeyde başka gençler de bu kayıtları dinliyordu.
Ve bazıları, duyduklarını yalnızca müzik olarak dinlemeyecekti.
Onlar için bu, bir çağrı olacaktı.


















Yorumlar