Kozmik Teslis: John Carpenter ve Kıyamet Üçlemesi
"Uyanın. Kalbinizdeki karanlığa bakın."

İnsan zihninin zaafları var. Hem de oldukça fazla.
Bu zaaflardan bir tanesi de, "üçlemelere" karşı duyduğu çekim. İşin ilginç kısmı, bu rastlantısal bir durum veya kültürel bir alışkanlık değil. "Dörtleme", "ikilime" gibi eşlemeler varken bunu seçmemiz, gayet de bilimsel gerçeklere dayanan bir durum.
Nörobilimci George Miller'ın araştırmalarından yola çıkarak gelinen noktada, insanın bellek kapasitesinin aynı anda verimli olarak işleyebileceği ortalama "bilgi paketi" adedini 3 ila 4 arasında olduğu görülmüş durumda. 3 parça bilgi, yani 3 parçalı yapılar ise beynimizi bu sebeple aşırı yormadan, en verimli kullanabileceğimiz nokta olarak kabul görüyor.
Misal, bir anomali, hatta ilk kez karşılaştığımız herhangi bir durum da aynı şekilde 1. bilgi paketi, yani öğrenim, 2. karşılaşmamız 2. bilgi paketi, yani rastlantı veya bir daha tek seferli bir bilgi olacağına dair duyacağımız çelişki, 3. karşılaşmamız ise 3. bilgi paketi, yani örüntüyü fark etmemiz, buna adapte olmayı kabullenmemiz anlamına geliyor diyebiliriz.
Tarihte "Veni, vidi, vici" gibi üçlemeler, kapitalizmden "Just Do It" gibi sloganlar, masallardaki meşhur 3 dilek hakkı, üçgenin geometrik sağlamlığı, fantastik eserlerdeki ana karakter ve 2 arkadaşından oluşan ekip.
Hatta Kurtlar Vadisi'nde Polat Alemdar'ın "Bir adama sabah rastlarsam önemsemem, aynı adama öğlen rastlarsam tesadüf deyip geçerim, ama akşam karşıma çıkarsa düşünmem öldürürüm." diye kestiği racon.
Tabi ki kutsal üçlülere de selam verelim. Antik Mısır'dan Osiris-İsis-Horus, Hinduizm'den Brahma-Vishnu-Shiva, Antik Yunan'dan Zeus-Poseidon-Hades, bir noktada ise Baba-Oğul-Kutsal Ruh.

Hieronymus Bosch'un triptik tabloları, üç kemerli kiliseler, İlahi Komedya'dan Cehnnem, Araf ve Cennet'i gezişimiz.
Star Wars üçlemesi, Godfather üçlemesi, Lord of the Rings üçlemesi, Arabalar üçlemesi. Matrix'teki Morpheus ve Neo'dan, yani Baba ve Oğul'dan sonraki karakterin isminin Trinity olması.
Sizi bilmiyorum ama ben kıyamet senaryolarına olumsuz bakmayan, hayata dair her şeyi, başlangıcından sonuna kadar olan tüm süreci, sebep ve sonuçlarıyla beraber bir bütün ve gereklilik olarak kabul ediyorum. Anlamsız, amaçsız, sebepsiz bir gereklilik.
Hermetik felsefenin benim için en nihai sözlerinden biri: "Ut supra, sic infra" yani "Aşağıdaki, yukarıdaki gibidir."
Dolayısıyla bir son olacaksa, baştaki gibi olacaktır, örüntü devam edecektir belki de.
Kıyamet belki de bu yüzden, 3 aşamada gelecektir.
Peki en korkunç, en karşı koyamayacağız şekillerde, nasıl gelebilir?
Korku filmlerinin usta yönetmeni John Carpenter'ın 3 ayrı filminin konsept olarak birleştirilmesinden oluşan Kıyamet Üçlemesi, bize bu şekilde, kıyamete baktığımız 3 ayrı pencere sunuyor.
3 filmi de detaylıca inceleyeceğim bu yazı, filmlere dair önemli detaylar ve spoiler'lar içerecek, bilginize.

Kıyamet Üçlemesi'ni oluşturan The Thing (1982), Prince of Darkness (1987) ve In the Mouth of Madness (1994) haricinde; Halloween (1978) ile Halloween serisini yaratması, The Fog
(1980), Escape from New York (1981), Escape from L.A. (1996) gibi nice filmden tanıdığımız 1948 doğumlu Amerikalı yönetmen John Carpenter, yaşayan en başarılı ve en havalı yönetmenlerden biri.
Genellikle filmlerinin müziklerini kendi yapması, çizgi roman yazması ve palyaçoluk yapan siyasi figürlere ve otoriteye karşı duyduğu tiksintiyi her yerde rahat rahat söylemesi açısından yeri doldurulamayacak bir kişilik. James Cameron'dan Tarantino'ya, del Toro'dan Danny Boyle'a çoğu yönetmen fırsat buldukça Carpenter'ı övmüş, 80'ler synthwave estetiğini ortaya çıkartarak "Grandfather of Synthwave" lakabını kazanmış, günümüzde korkuya dair herhangi bir şeyden konuşuyorsak ismini bir noktada geçirerek saygımızı sunmamız gereken, manyak havalı bir insanevladı.
Bahsedeceğimiz Kıyamet Üçlemesi, hikayeleri, karakterleri ve evrenleriyle birbirine doğrudan bağlantılı olmayan, ard arda çekilmemiş 3 filmden oluşuyor. Hatta bir üçleme olarak isimlendirilmesi de 3. filmin, yani In the Mouth of Madness'ın çekimleri sırasında karar verildi.
Filmlerin birleştiği nokta ise, 3 filmin de alt metin ve tematik olarak bir bütün sağlaması. Bir çerçevede bakıldığında, kıyametin kapıya dayandığı bir dünyanın yapboz gibi birleşen bir resmini göstermesi.
Bunun John Carpenter'ın ne kadar ustaca yaptığını, sadece filmleri teker teker masaya yatırarak görebiliriz.
The Thing (1982)

Sinema tarihinin en başarılı filmlerinden olarak görülen, John W. Campbell'ın 1938 tarihli "Who Goes There?" adlı kısa romanından uyarlanan The Thing, Antartika'daki bir Amerikan araştırma istasyonu içerisindeki bir araştırma grubunun, gezegenimizden olmayan bir canlı varlığa karşı yaşam mücadelesi verdiği, klostrofobi dolu bir bilimkurgu/korku klasiği.
John Carpenter, filmi binlerce yıl önce yaşanmış bir olayla, bir uçan dairenin kontrolden çıkarak Dünya'ya düşüşü, ardından da ekranda beliren "Antartika, 1982" yazısıyla açar.
Tam bu sahnenin, günümüze olan etkisi bence paha biçilemez. Şimdi sebeplerini konuşalım.
Kozmik korkunun babası H.P. Lovecraft'ın "İnsanlığın en eski ve en güçlü duygusu korkudur; en eski ve en güçlü korku ise bilinmeyene duyulan korkudur." sözü, korku yazımı konusunda bir mihenk taşıdır. Sinemada ise, kozmik korkuyu en iyi yansıtan yönetmen, yine tartışmasız John Carpenter.
Binlerce yıl önce, muhtemelen insanlığın var olmadığı çağlarda, bir aksilik sebebiyle Dünya'ya düşen, günümüz teknolojisiyle bile hala tanımlayamayacağımız uzaklıklardan gelen bir uzay gemisinin Antartika'ya çakılması, 1982'de ise açılarak, belki de Dünya'nın sonunu getirecek bir canlı varlığın insanlığın arasına sızmasından bahsediyoruz.
Buzların arasında bu kadar süre, bir dehşetin gözle görülür bir çaba olmadan sessizce uyuması, kıyametin kaçınılmaz, zamanı belli olmayan ama zaman ayarlı olan bir bomba olduğuna dair harika bir detay. Bu bombayı belki de olması gerekenden daha önce aktif hale getiren ise insanlardaki sonsuz merak ve keşfetme arzusu, mühürlü bir kutunun kırılması ve onun gücüyle başa çıkamayışımız.
Tıpkı Pandora'nın kutusu gibi.
Pandora'nın kutusunun içinde dünyanın tüm kötülükleri, hastalıkları ve felaketleri bulunurken, kutunun dibinde ise sadece umut kaldığı söylenir. Pandora'nın kutuyu kapatmasındaki zamanlama, umudun içeride kapalı kalmasına sebep olur.
Uzayın derinliklerinin keşfedilmesine karşı duyduğumuz merak, ulaşacağımız transhümanizm noktası ve karşılaşacağımız korkunç görüler, belki de bu yaşamın karşısında hiçbir değeri olmayan toz taneleri olduğumuzu sertçe vuracaktır. Çünkü bizi tehdit eden güçlerin, bizden daha kadim olduğu ihtimali her zaman mevcut.
Korkutucu olan nokta da bu, bilmediğimiz ama merak ettiğimiz bir düşmanın olması, yavaş yavaş yaşamın bizi ona itiyor olma ihtimali. Tıpkı Lovecraft'ın alıntıladığım sözünde olduğu gibi.
Filmdeki şekil değiştirebilen, diğer canlıları taklit edebilen parazit, yakınlardaki Norveç üssünden bir Sibirya kurdu şekline gizlenmiş olarak, arkasından Norveç'liler ateş ederken koşa koşa Amerikan üssüne gelmiştir. Bu form dışılığı, film boyunca günümüzde bile harika gözüken plastik efektler ile gerçekleştirilip, filme de bu sebeple her şekle sahip olabilmesi sebebiyle sahip olduğu şekilsizliği üzerinden isim vermiştir, "Şey". Keza kitabın bu filmden önceki sinema uyarlamasının ismi de "The Thing from Outer Space" (1951).

Çok geçmeden, kurdun aslında kurbanlarının hücrelerini özümseyerek onların kılığına giren bir parazit olduğunu görürüz. Filmin bundan sonrası, istasyondaki 12 adam arasından hangisinin kılığına girmiş olabileceğini bulmaya çalıştığımız bir paranoya dalgası üzerinedir.
Film, 1980'lerin Soğuk Savaş atmosferini alt metinde, bu paranoya kısmında oldukça sık bir şekilde kullanır. O dönemde nasıl ABD karşı komşunun, iş arkadaşının, yıllardır tanıdığın dostunun bir Rus ve Komünizm destekçisi olma ihtimalini sana empoze ederek seni düşmanlaştırmaya çalışıyorsa, 12 araştırmacının arkadaşlıkları da sadece bir gece içerisinde, bu kapalı alanda benzer şekilde dağılıyor.
Eh tabi, birbirinden nefret eden bu toksik arkadaşlık çevresinin dış dünyaya içerisindeki "paraziti" yaymamak için tek şansı aslında kendilerini komple feda etmesi olurdu.
Ancak gerçek hayatta ve bence Soğuk Savaş'ın sonunda da olduğu gibi filmde de, insanlar kendi hayatını kurtarma pahasına bazen içerisinde barındırdığı, Dünya'nın sonunu getirecek tehlikeleri dışarı salabiliyor.
Filmde hiyerarşinin kırılması da benzer bir noktada ele alınıyor. Filmdeki meşhur kan testi sahnesinde görebileceğimiz üzere, karakterler parazitin bir anda karakterlerin karşısına grotesk bir vücut ile çıkmasından çok, arkadaşlarından birinin düşman çıkma ihtimalinden dolayı gerginlik duyuyordu.

Filme dair şu detaylar bile, bu filmin ilham verdiği nice işi gözler önüne seriyor: Among Us gibi "aramızdaki düşmanı" bulma oyunları, Resident Evil ve Dead Space'teki mutasyonlar, The Hateful Eight'teki güvensizlik, Stranger Things'de öğretmenlerin bu filmi izlerken görülmesi, X-Files'ın Alaska bölümü...
Parazit olarak isimlendirilmesi ise, bu dehşetin kolay bulaşıcılığı yönünden bir gerilim yaratır. Parazitin kişiye bulaşması, kişinin benliğini kaybetmesi, artık zihninin bir işlevi olmayan etten bir kütleye dönüşmesi anlamına gelir. İnsan formunu kaybetme halimizi düşünmek insanı pes etme noktasına sürükler ve insanı artık "evrenin en güçlü ve meraklı canlısı olma" kategorisinden çıkartır.
İstasyonda hiç kadın olmaması, oldukça maskülen bir ortam olması da, Antartika gibi yaşamın ekstrem şartlarına sadece maskülen bir erkeğin karşı koyabilecek olduğunun sanılması, halbuki yaban erkeği gibi delikanlı ana karakterimiz MacReady'nin film boyunca kurtarıcı gibi takılmasına rağmen düzeni şansa bala sağlaması, hiyerarşinin ve mantığın özellikle filmin sonunda bir hiç olması da atlanmaması gerekiyor.

Filmin finalinde bir zenci, bir beyaz karakterin yanan istasyonun dibinde yere çökmesi, ikisinin de pes etmiş şekilde, muhtemelen ölmeyi beklemesi, yaratığı öldürdüklerini düşünmesi ama emin de olmaması hatta birbirlerinden de emin olmaması, beni filmi her izleyişimde büyülüyor.
Karşı konulamaz bir güç ile karşılaştığımızda ve elimizden gelen her şeyi yaptığımızda, bilim bizi kurtaramayacak, bildiğimiz tüm bilgiler yıkılacak, hiçbir ırk, hiçbir inanış ve hiçbir cinsiyet üstün gülmeyecek.
The Thing, bedenin yıkımını işler. İnsanlığın fiziksel güveninin sonu. Gücün ve bilimin bittiği sınır çizgisi.
Çünkü kıyamet kaçınılmazdır.
Prince of Darkness (1987)

Carpenter'ın 1987 yapımı filmi Prince of Darkness, Kıyamet Üçlemesi'nin 2. ayağı oldu. Filmde, Los Angeles'taki bir kilisenin mahzeninde, yüzyıllardır saklanan yeşil bir sıvı bulunur. Kilise bu yeşil sıvıyı 2000 yıldır gizli bir tarikat ile burada saklamaktadır. Sıvı uyanmaya başladığında durumun vehametini senaryoda dahi bir ismi olmayan Rahip karakteri fark eder, hiçbir dini çözümün bu uyanışı kurtaramayacağını gören Rahip, bu silindirdeki kilitli "şeyi" dünyaya açıklayabilmek ve bilimsel olarak kanıtlayabilmek adına bir grup kuantum fiziği öğrencisini ve profesörünü yardıma çağırır.
Silindirdeki kilitli yeşil sıvı, Şeytan'ın ta kendisidir, uyanmakta ve insanları ele geçirmektedir. Sıvıyla temas edenler dehşet verici varlıklara dönüşür, etrafa yaydığı enerji ile de kilisenin dışında müritler toplanmaya başlar, hem de o müritlerden birini oynayan da Alice Cooper'ın ta kendisidir.

Filmin çekimleri sırasında, The Thing ile arasındaki tematik benzerlikleri Carpenter fark etmeye başladı. İki film de kaçınılmaz bir son ile bitiyor, karakterler üstün bir güce karşı çaresiz bir şekilde çaba gösteriyor ve tüm olaylar izole bir mekanda kapalı kısılmışken gerçekleşiyordu.
Şeytan'ı yeşil bir sıvı yapmak konsepti kişisel olarak bana hep komik gelmiş olsa da, alt metin ve karakterler arası diyaloglarda göreceğimiz üzere, üçlemenin felsefi olarak en yoğun filmidir. Carpenter, bir silindirde yeşil slime gibi yaşayan Şeytan ile alakalı filminde, kuantum fiziği ve hristiyan teolojisini bir araya getirmek gibi çılgın bir formül üretmiştir.
İnsanlık merakını yenmek için 2 ayrı şeye başvurmuştur ve bunları sıkça, yapıları gereği birbiriyle kapıştırmıştır: Bilim, yani rasyonellik ve din, yani inanç.
Ancak yine The Thing'de olduğu gibi, patlamaya hazır bekleyen bir kıyamet bombası gizlenmiş durumdadır, hem de bu sefer bizzat tarikat, yani inanç kısmı tarafından. İnsanlığın sığındığı 2 ana kurumdan biri, bir çözüm bulmak yerine bunu gizli tutmayı tercih etmiştir.
Tarikatın bu tercihini, bilimin de hiçbir karşılık verememesinden sonra biraz daha mantıklı bulabiliriz. Hatta komik ama doğru bir şekilde kelimeleri kullanırsak, inanç, rasyonelliği seçmiştir. Karşı konulamaz ve yok edilemez bir son kilitli durumdadır, bunun erkenden ifşa edilmesi ise insanlığın kalan günleri muhtemelen bir kaosun içinde yaşamasına sebep olacaktır.

Bunu gizleyerek vicdani yükü üstlenen tarikat/din, insanlığın geri kalanının bu bilgiden mahrum kalarak, "cehalet erdemdir" hissiyle hayatının geri kalanını yaşamasına yönlendirmiş durumda diyebiliriz. Genel kanıda "dinin cehalet olduğunun savunulması" veya "dinin insanları cahil bıraktığı, yoksa dinden çıkılacağı" tartışmalarını sıkça duymuşuzdur. Carpenter'ın yarattığı bu ikili açmaz, filme bahsettiğim felsefi derinliği katıyor.
Benzer şekilde, Şeytan gibi soyut olması gereken bir varlığın, bu boyutta fiziksel bir tezahürü olarak yeşil sıvı bulunmaktadır. Hatta, filmin ilerleyen safhalarında, bu kesişim çok daha karmaşıklaşmakta.
İnsanlığın bildiği Tanrı, düzeni yani madde evrenini temsil eder düşüncesiyle, Şeytan'ın bir Anti-God, yani bir Anti-Matter/anti-madde olarak evrenin dışındaki boyutta hapsolmuş, kaosu ve entropiyi temsil eden kadim bir güç olduğu düşüncesine film ilerledikçe varıyoruz. Dolayısıyla filmdeki yeşil sıvı da, bu anti-madde'nin bir uzantısı (tıpkı İsa'nın Tanrı'ın uzantısı olduğu düşüncesinin filmde de geçmesi gibi), bu boyuttaki maddesel bir tezahürü ve maddeyle etkileşime geçtiğinde sonu getirecek bir yıkım aracı diyebiliriz.
Filmin adında geçen Karanlıklar Prensi'ndeki "karanlık" kelimesi, düzenden ve maddeden uzak boyutu temsil eden bir tanım aslında, amaç ise yeşil sıvının aracılığı ile bir portal açarak, kaosu ve kıyameti bu dünyaya taşımak.
Bu felsefe/bilimsel kesişim üzerine film ilerledikçe, filmin başından sonuna kadarki tercihler de aynı şekilde anlam kazanıyor böylece.
Dini tarafa bu kadar hakkını vermişken, verdiğimiz kadarını da geri almakta fayda var. Kilise, yüzyıllar boyunca Şeytan'ın düşmüş bir melek olduğunu ve Tanrı'nın onu cezalandırması hikayesi ile müritler toplamıştır. Ancak İsa da aslında Anti-God gibi farklı boyutta bulunan, Anti-God'ın varlığından haberdar olan ve bu evrene sızmasını engellemek isteyen bir "habercidir". İsa'nın ölümünden sonra gerçek dehşetin üzerinü örtmek için, "düşmüş melek" masalı ortaya atılmıştır. Kilise'nin hiçbir şekilde dürüstlükle ve iyi bir insan olmakla bir bağı yoktur, hedeflediği tek şey insanlığın kalan sürede yaşaması için bir yol yaratmasıdır.
Evrenimize fiziksel olarak doğrudan gelemeyen Anti-God, sınırların inceldiği bir geçide ihtiyaç duyar. Filmde bu geçitler aynalar olarak kullanılmıştır. Fizikte zıt parçacıklar simetri kavramıyla açıklanır. Carpenter, bu optik illüzyonu, "tersine çevrilmiş anti-evren" fikrini görselleştirmek için kullanır. Tabi ki bu kurgu tarihinde bir ilk değildir, aynalar insanın kendisine birebir bakabildiği ama dokunamadığı bir sınır olduğu için, mistisizmin de etkisiyle birçok eserde "geçiş kapısı" olarak kullanılmıştır, ancak Carpenter'ın bu kullanımının ardından Silent Hill, The Matrix, Constantine gibi eserlerde de benzer olarak karşımıza çıkmıştır.

Kıyamet Üçlemesi'nin temel bağlantı noktalarından biri olan korkunun kozmik tarafı, bu filmde dini bir perdenin arkasına ustaca gizlenmiştir. Kozmik korku insanın kafasında canlandıramayacağı bilinmezliklerle ve çaresizliklerle ilgilenen bir korku stilidir. Lovecraft'ın kozmik korkunun babalarından biri, hatta en önemlisi olarak sayılması, kozmik korkuyu devamlı olarak Cthulhu mitosu ile eşlemeye yönelik bir algı oluşturmuştur, ancak bu filmde gördüğümüz gibi, kozmik korku farklı pencerelerden de aynı hisleri oluşturacak şekilde incelenebilir. Bilinmezlik, delilik ve insanın evrende kapladığı umursanmaya değmecek derecede küçük yeri, kozmik korkuyu bir kurguda taşımak için yeterli temellerdir, tıpkı Prince of Darkness'te olduğu gibi.
Prince of Darkness, bilginin ve inancın yıkımını işler. Bildiğimiz doğa kanunlarının sonu. Rasyonalizmin, iradenin ve mantığın çöküşü.
Çünkü kıyamet kaçınılmazdır.
In the Mouth of Madness (1994)

The Thing ilk çıktığında oldukça eleştiriye maruz kalmış, dalga geçilmiş ve üzerinden seneler geçtikten sonra değeri anlaşılmış bir film. Görsel efektleri, ortada yaratığa karşı kazanan bir kahraman olmaması, bir yaratık filmi gibi gözükmesine rağmen üs içerisindeki insanlar, dostlar arasında doğan güvensizlik üzerine filmi işlemesi, dönemi için oldukça riskli kararlardı. Zaten bu yüzden John Carpenter'ın vizyonu sonsuz kaynakta övülüyor.
Kişisel görüşüm, In the Mouth of Madness'ın da insanlık tarihinde böyle bir süreye ihtiyacı var.
Hali hazırda hemen hemen her izleyenin sevdiği, çok değerli görülen bir film olduğunun farkındayım, ancak bu değerden daha da fazlasını taşıdığını göreceğimiz bir dönemin geleceğini, sinema tarihinin en önemli filmlerinden biri olarak sayılacağını düşünüyorum ileride.
Ayrıca başlamadan önce, filmin harika başrolü, Event Horizon, Possession, Jurassic Park gibi kült klasiklerden tanıdığımız Sam Neill'ı 13 Temmuz 2026 gibi yakın bir tarihte kaybettiğimiz için, onu da anmak istiyorum. İyi ki bizi ustaca oynadığı karakterler ile tanıştırdı.

Kıyamet Üçlemesi'nin bu son halkası, okuyanları delirten, hatta ortadan kaybolmalarına sebep olan korku yazarı Sutter Cane'in aniden kaybolması sebebiyle, bir sigorta müfettişi olan John Trent'in onu bulma çabasını, Cane okuyucuları ve ortadan kaybolmasının bir PR işi olup olmadığını çözmesine dair görevlendirilmesiyle başlar. John, yazarın kitap kapaklarından, yazdıklarından bir örüntü oluşturarak haritadan yazarın izini bulmaya çalışır.
90'larda çıkan bir filmde, kitleleri manyak eden esrarengiz ve havalı bir korku yazarından bahsediliyorsa, tabi ki bu filmdeki bu yazarın bir Stephen King göndermesi olduğu anlaşılabiliyor. 80'ler boyunca Pet Semetary, It, Christine, Misery gibi kült klasiklerini yaratmış, kariyerinin peak'indeki Stephen King, Carpenter ile bir maziye de sahipti.

King'in Christine romanını 1983'te sinemaya uyarlayan Carpenter, King'in uyuz ve takıntılı karakterinin risklerini bildiği için birbirlerini seven ve oldukça saygı duyan, ama çok yakın arkadaş olmayan 2 meslektaş olarak takılmayı doğru bulmuş. King kitaplarının uyarlamaları konusunda Kubrick'e dahi "eyvallah" dememiş birisi, ama Carpenter'a "sen istediğni yap, senaryoyu kurcalayabilirsin istediğin gibi" bile demiş olması bu ilişkinin karşılıklı olduğunu gösteriyor.
Filmin başında "Stephen King'i unutun, Cane'in satış rakamları King'i katlıyor" diyerek, King'in başarısını, ancak bir King parodisinin geçebileceğine dair güzel bir selam yollar. John, Sutter Cane'in izinin Hobbs End adında, haritada görünmeyen ama yolu belli olan bir kasabaya gittiğini görür. Bu küçük, kurgusal kasaba da tıpkı King'in romanlarında sıkça geçen Castle Rock kasabası veya It'ten hatırlayacağımız Derry kasabasına bir saygı duruşudur.
Stephen King'in aksine, Cane bolca uyuşturucu ile rockstar hayatı yaşayan birisi olmamış tabi. In the Mouth of Madness'ta, yeterince insanın aynı kurguya inanırsa, ki filmin dünyasında bu kurgu imparatoru Sutter Cane, o kurgu gerçeğin yerini alabilmektedir. Böylece Sutter Cane, yazdığı hikayeler ile evrenin dokusunu değiştirebilen, Lovecraft ve Stephen King karışımı bir "Tanrı" haline gelir.
Bu, sanatın ve popüler kültürün, toplumsal hiyerarşiyi şekillendirmesi, algıyı yönlendirmesi ve korkunç bir viral güce sahip olmasına dair, ustaca planlanmış bir hicivdir.
Filmin adı da bir saygı duruşu olarak, H.P. Lovecraft'ın "At the Mountains of Madness" adlı eserinden gelmektedir. Suttter Cane'in evrenin işleyişini komple bozması ardından gelen grotestk yaratıklar, tıpkı Lovecraft'ın eserlerinde olduğu gibi insan zihnin kavrayışının çok ötesindedir. İnsan zihni bu karşılaşmanın ardından mantığını koruyamaz ve önünde tek yol, delilik kalır.
Kozmik korkuya dair çoğu kitap, film veya oyun da işte bu yüzden "sanity" yani akıl sağlığı mekaniğini kurguda kullanır. Öte boyutlardan gelen algılayamadığımız güçlerin derdi bizi tutup ısırmak, kanımızı emmek, ikiye bölmek gibi fiziksel eylemler değildir. İnsanoğlu zaten bu varlıklar için oldukça önemsiz ve güçsüzdür. Kozmik yaratıklar için insanlar, bir insanın sokakta yürürken yanlışlıkla ezdiği karıncalar gibidir.

Seni fark bile etmeyen ancak tek adımıyla binlerce yıllık yaşamı yerle bir edebilecek güçte bir varlık düşüncesi de, akıl sağlığının kaçırılmaz bir kırılımına sebep olur.
Sutter Cane de, bir Tanrı imgesi verilmesine rağmen, aslında bir aracı, belki de bir "peygamber" işlevi görür. Kendisini daktilo başında gördüğümüz son sahnelerde, kendisinin bir kaos müjdecisi olduğunu görürüz. Cane, kadim güçlerin, filmin diliyle ve kozmik korkudan da aşina olduğumuz tabiyle "Old Ones" veya "Ancient Ones" ile temas kurar, onların tam anlamıyla kalemi haline gelir. Cane sıfırdan onlara bu geçidi açacak güçte değildir, ancak kolektif bilincin Cane'i beslemesi ve bu sayede gerçekliğin baştan yazılması, onun kitaplarını gerçeğe çevirir.
Şu kısmı bir daha tekrar ediyorum.
Fiziksel boyutta yaşamayan çok güçlü bir varlık var, birisi ile iletişime geçiyor, iletişime geçtiği kişi kitap yazıyor, yazdığı kitap ile kitleleri kontrol edebiliyor, kontrol ettiği kitle büyüdükçe güçleniyor.
Kıyamet Üçlemesi'nin son halkasının neden In the Mouth of Madness olduğu, bu açıklama ile daha net anlaşılıyordur. The Thing'de değeri yiten fiziksel dünyanın, Prince of Darkness'ta ise din mitolojisi ile harmanlanan sonun, derlenmiş ve son perdeyi gösterecek şekilde olan, başlı başına bir kıyamet senfonisi filminden bahsediyoruz.
Trent'in başından beri Cane'e ve işlerine, yazdıklarının gerçekleşmesine şüpheci yaklaşması ve rasyonel bir insan olması, son perdede anlayacağımız üzere yine Cane'in planıdır. İşi yalanları ortaya çıkartmak, hileleri çözmek olan başarılı bir müfettişini istediği gibi yönlendirebilmek, "asla inanmam" diyen, bağnaz akılcı bir insana bile diz çöktürmektir. Trent, el yazması yeni kitabı yayıncıya bizzat kendi elleriyle teslim eder, ve kurgu gerçekliğe karşı mutlak bir zafer kazanır. Özgür irade kavramı, ayaklar altına alınır.
Cane'in bulunduğu Hobbs End ismi de güzel bir kelime oyunuyla bu senaryoyu kusursuz bir şekilde bağlar. "Hope's End", yani "umudun sonu" Cane'in mutlak kaldığı nokta olmuştur ve son adım için, yani son kitabı için aynı zamanda Trent bir kurye işlevi görür.

Rasyonel müffettişlikten, kıyametin son parçasının kuryeliğine dönüşen Trent'i, filmin başında bir akıl hastanesinde görürüz ve hikaye bir flashback ile anlatılır. Kozmik korkudaki çoğu hikaye, bu "rumor", yani "söylenti" anlatısını sıkça kullanır.
Ortada o kadar soyut ve korkunç durumlar vardır ki, bir delil sunulamaz ve ancak bunu bir delinin ağzından dinleyebiliriz. Akıl sağlığını kaybetmiş bu figür, aslında anlattığı hikayeyi yaşadığı için bu durumdadır, ancak biz hikaye sonlandığında "acaba deli olduğu için mi şu an bunları uydurdu, yoksa yaşadığı için mi delirdi?" sorusuyla baş başa kalırız. Zihnimiz ise, böyle kadim güçlere karşı çıkmak isteyeceği için ilk seçeneceği seçerek yolumuza devam ederiz. Zira, dinlenilenlerin gerçek olduğu bir senaryoda mutlak mağlubiyet ile yaşam sonlanacaktır, ve mutlak mağlubiyet düşünülüp kabullenildikçe, insanın yaşaması için bir amaç kalmayacak, tek çözüm intihar veya delilik olacaktır. Zihin bu gerçeği kabullenmez.
In the Mouth of Madness, bu kabullenmeyişin ardını da gösterek kapanışını sağlar. Trent akıl hastanesinde, her tarafına bir şeyler çizmiş halde acı çekerken, dışarıdan gelen korkunç seslerin ardından kapı açılır. Etraf dağılmış, çevrede kimse yoktur. Boş sokaklarda yürümeye başlar, akşama kadar yürüdükten sonra bir sinemanın önüne gelir. Sinemanın tepesinde "In the Mouth of Madness with John Trent" yazmaktadır. Kendine bir patlamış mısır alarak boş salona geçer, en öne oturur, sinemada tüm yaşadıklarını görür. Kahkahalar patlatarak filmi izlemeye başlar.
Bu görsel olarak harika son, kusursuz bir "meta korku" örneğidir. Meta korku, eserin kendisinin kurgu olduğunun farkında olarak izleyici veya okuyucula iletişim kurması, oyunlar oynaması ve kurguyu bu şekilde devam ettirmesidir. Tüketici, suça ortak olur.
Filmde Cane kitlelerin inancı sayesinde dünyayı ele geçirir, boyut kapısını açar. Biz ise seyirci olarak, ona zaman ayırarak, filmi beğenerek bu inanca bir katkı sağlamaya başlarız. Trent perdede bizim izlediğimiz filmi izlemektedir, biz ise Trent'in izlediğimiz filmi izlemesini izlemekteyizdir.

Filmde In the Mouth of Madness, Sutter Cane'in yazdığı kitabın bir uyarlaması ise, ve biz de aslında bu filmi izliyorsak, aslında biz de Cane'in kitabının film uyarlamasını izleyerek bu kurgusal salgının ve çıkmazın bir parçası oluyoruz. Dolayısıyla biz de aynı Trent gibi, aslında Cane'in kaleminden çıkmış, sonun gelmesi için yazılmış bir kurgusal karakter olabiliriz.
Hayatımızda Tanrı'nın bizi durduk yere hangi sebeple yarattığını düşünmek adına, film bize korkunç bir soru bırakır bu şekilde.
Trent'in kahkahaları ise, yaptığı her seçimin, düşündüğü her düşüncenin, hatta o sıradaki kahkahasının bile senaryoda yazılı olmasını kavramasının dışavurumudur.
In the Mouth of Madness, gerçekliğin komple yıkımını işler. İnsanlığın sonu. Her şeyin tükendiği sınır çizgisi.
Çünkü kıyamet kaçınılmazdır.
Kaçınılmaz olan kıyamet, bedenimizi karıştıracak, bildiklerimizin önemini un ufak edecek, zihnimizin fişini çekecek.
Bunun ise, öte boyutlardan gelen bir kadim Tanrı olmasına hiçbir zaman gerek olmadı. Hiroşima ve Nagazaki'ye atılan atom bombaları, İskenderiye Kütüphanesi'nin alevleri, Vietnam Savaşı, Kızıl Kmerler rejimi, Holokost. Bunların hepsi, bu yukarıda saydığımız 3 taşıyıcı sütunumuzun yıkıldığı anlar oldu ve insanoğlu bunlardan daha fazlasını, daha korkuncunu yapmaya hep 1 adım uzakta hareket ediyor.
Birbirimizden şüphe duymamız ve düşman olmamız için uzaydan gelen bir parazite gerek yok, viral bir hastalık bile bunu sağlayabilmişti. Dinin devamlı bilginin üzerini örtmesi süregelen bir gelenek. Bilim hala yeterince hızlı veya olması gerektiği gibi çalışmıyor, tıbbın çözemediği binlerce hastalıktan hala insanlar ölmekte. Zihnimiz ise her zamankinden daha karışık, çoğu insan hayata odaklanamayacak şekilde, tıpkı kurgusal bir karakter gibi görevlerinin peşinden hareket edip sıradaki güne başlıyor.
Sonun başlangıcında değil, aksine sona doğru giden yol üzerinde oldukça ilerlemiş, belki de sona çokça yaklaşmış durumdayız.
Bunun şu saniye farkındalığına varsak bile, buna karşı yapabileceğimiz hiçbir şey olmayacak.
Çünkü Carpenter, tıpkı Sutter Cane gibi, bunları bize çoktan göstermişti.
Ve biz de tıpkı Trent gibi, eğlenerek izlemiştik.
Teşekkürler John Carpenter, iyi ki varsın.

















Yorumlar