İnceleme: As Above, So Below (2014)

"Quod superius sicut inferius."

Kurgularda çok basit bir yöntem olmasına rağmen beni dehşet eğlendiren şeylerden biri, bilindik bir olayı veya eseri üstü yarı-kapalı bir şekilde tekrardan anlatmasıdır. Özellikle sinema ve dizi sektöründe (ve son birkaç senedir dijital sanatta) çokça gördüğümüz, eski bir hikayenin, mitin, dini hikayenin, tarihi olayın, hatta başka bir sanat eserinin başka bir eserin zeminini oluşturması ciddi eleştirmenlere göre kaynak eserin önemi göz önüne alındığında riskli bir hamle, ama bana kalırsa çok çok saçmalanmadığı sürece sırtını sağlam bir duvara dayamak gibi bir şey. Güzel olansa, temel aldığın hikayeyi bayık bir şekilde değil de, hakkını vererek, üzerine katarak anlatabilmek. Bir eseri temel almak sırtını duvara dayamaksa, o temel ile iyi bir iş başarabilmek de o duvara bir tuğla daha eklemektir bana kalırsa. Sene 2014. Paranormal Activity serisi son 7 senede 5 film çıkarmış, found-footage ("buluntu film" çevirisini kullanmam gerekiyor sanırım, ama hayır) furyasının sonlarındayız, Conjuring ve benzerleri arkadan atla geliyor. Artık oradan buradan çıkmış kasetlerden kameralardan bir şeyler izlemekten gına gelmiş. Hala hakkının çok yendiğini düşündüğüm ve en sevdiğim edebi eserlerden birini temel alan çok iyi bir korku filmi örneği "As Above, So Below", o sene gösterime giriyor.

As Above, So Below, John Erick Dowdle'ın 6. filmi. Her ne kadar ilk 2 filmi

Full Moon Rising (1996) ve The Dry Spell (2005) kendilerine dair çok çok az şey bulunabilecek

komedi filmleri olsa da, bu filmlerden sonra ardarda çektiği The Poughkeepsie Tapes (2007),

Quarantine (2008) ve Devil (2010) oldukça sevildi. Benim kendisiyle tanışmam, found-footage tarzında bir İspanyol korku filmi olan REC'in (2007) remake'i olan Quarantine sayesinde oldu. Hollywood dışında başarılı olmuş filmlerin, Hollywood bütçesi ve tekniğiyle aynı şekilde baştan yapılıp daha büyük bir piyasaya sürülmesi kapitalinden ve bu sistemden çıkan çoğu üründen nefret eden ben, Quarantine'den gayet memnun kaldım. Özüne sadık, ama teknik açıdan daha kaliteli bir iş başarmıştı Dowdle. As Above, So Below, Türkiye'deki gösterim ismiyle "Derin Kabus", fragmanından görebileceğimiz kadarıyla Fransa'nın yer altı mezarlarında geçen, ekibimizin başına binbir türlü musibet gelen, iç daraltan bir korku filmi.


Filme yakından baktığımızda, aslında üzerini çok da kapamadan karakterlerin Dante'nin Cehennem tasvirlerine birebir uygun bir olaylar silsilesinin içine girmesini anlatıyor.

Filmin hem alt metin olarak bu kadar sağlam ve güvenilir bir esere kapak atmış olmasının, hem de arkalarına Universal Studios ve Legendary Pictures'ı almalarının (bu iki şirketin birlikte

çalışmasının bir ilk olduğunun altını çizmek gerek) yarattığı güven ve bütçe sağolsun, film için çok sağlam bir kampanya yapılmış. Hatta sonradan öğrendim, filmin ekibi, videosunda filmlerinin reklamını yapması adına PewDiePie'ı Paris'teki yer altı mezarlarına davet ediyor. Mevzu bahis videoları hala PewDiePie'ın kanalında, As Above, So Below: Catacombs Challenge olarak bulabilirsiniz.

Filmin bütçesinin alt metin ile bu kadar ilgili olmasının sebebi şu, senaryodaki konuların ciddiye alınıp saygı duyulmasının da etkisiyle, tüm yer altı mezarları sahneleri, ki bu neredeyse tüm film anlamına geliyor, gerçekten de Paris'teki yer altı mezarlarında çekilmiş. Fransız hükümeti, bu film ile ilk kez bir prodüksiyona yer altı mezarlarında çekim yapılması iznini veriyor. Hatta filmdeki piyano ve yanan araba sahnelerindeki piyano ve araba, gerçekten de profesyonel ekipler tarafından yer altı mezarlarına getiriliyor. Ortada herhangi bir dekor yok, filmde gördüğümüz kafatasları ve hemen hemen her kemik gerçek.

Tabi ki birkaç sahnede tarihe zarar vermemek adına sahte kemikler kullanılmış, zaten bu sahneleri görünce kemiklerin sahteliğini tahmin edebilseniz de, bu sefer içinizi darlayan kısım klostrofobi oluyor. Klostrofobi konusunda da filmin gerçekten şakası yok. Descent serisiyle yarışamasa da, bazı sahnelerde insanın ara verip camı pencereye açası geliyor. Filmde George'u oynayan Ben Feldman da zoru başarmış, kendisi gerçek hayatta klostrofobi hastası.



Yazının bundan sonraki kısmı bol spoiler'lı bir şekilde filmin analizini ve karşılaştırmasını içeriyor. Film ilginizi çektiyse filmi izledikten sonra yazının devamını okumanızı tavsiye ederim.


Filmde de anlamı açıklandığı üzere, As Above, So Below kalıbı okültizm adına çok önemli bir

cümle. Üzerine birkaç farklı kitap bile yazmanın yeterince şeyi anlatamayacağı Hermes

Trismegistus'un, söylentilere göre mezarında bulunan Zümrüt Tablet'te “As above; so below. As within; so without. As with the universe; so with the soul.” diye bir kısım vardır. Bu cümleden çıkarılmış anlamlar, simya, ezoterizm ve okültizme ışık tutmuştur. Sözün sembole dökülmüş karşılığı iç içe geçmiş iki üçgendir, tıpkı Süleyman'ın Mührü, veya Davud'un Yıldızı'nda gördüğümüz gibi.

Filmde de bu sembolü duvarda iki kez görüyoruz, hatta ikinci görüşümüzde karakterlerimiz Cehennem'e geçtiği için semboldeki görseller de ters bir şekilde gözüküyor ve işlerin çirkinleşeceğinin haberini vermek için bu durum seyircilere de belirtiliyor.

Aslında film, "aşağısı" ile "yukarısı" arasında çok başarılı bağlantılar kuruyor ve yine bu anlam üzerinden filmi sonlandırıyor. Scarlett'in konuştuğu kayıttan hemen önceki, kanalizasyondan yer çekimine meydan okuyarak çıktıkları sahne, filmin isminin de, senaryosunun da hakkını verecek bir sahneydi.

Özetle filmin adından itibaren yönetmen John Dowdle da, ona senaryoyu yazmasında yardım eden erkek kardeşi Drew Dowdle da derslerine gayet iyi çalışmış. Zaten filmin afişi de, Botticelli'nin meşhur La Mappa dell'Inferno'ya güzel bir gönderme.

George'un başlarda kilise çanının mekanizmasını tamir ettiği sahnede, George çan çaldıktan sonra aşağıdaki insanlara bakıp, 284 yıl sonra ilk kez bulundukları kilisenin çanını duyduklarını söylüyor. George'un, başrolümüz Scarlett gibi içten içe uzun süredir görülmeyen ve bilinmeyen şeylere ilgisi bize aslında bu sahnede veriliyor. George başından beri yer altı mezarlarına girmeyi reddetse de, hiçbir zaman "hadi eyvallah" diyip de geri dönmedi, durduğu yerden içeri girmeyeceğini söyledi. Halbuki, tamir etmesi sayesinde çalan kilise çanı ve saat mekanizması, onun için bir geri sayımın başladığını, Dante gibi istemeye istemeye de olsa (yine de merak içerisinde) Cehennem'e bir yolculuğa adım attığını sembolize ediyordu.

George'un mağaraya, yani yer altı mezarlarına, yani Cehennem'e girmesine sebep olan polis,

Dante'ye tam Cehennem'e girmekten geri dönecekken gözüken leopar, aslan ve dişi kurt gibi

gözükür, ve tıpkı bu hayvanların bir insana atlayacağı şekilde George'un üzerine atlar.

Henüz yer altı mezarlarının başlarında, Cehennem'in kapılarında bekleyen kadınların bulunduğu tarikatı görürüz. Bu tarikatın yaşıyor olması pek muhtemel durmuyor, dolayısıyla bu tarikatın, Cehennem'e hizmet eden bir tarikatın ruhları, belki de bir cadı konseyinin ruhları olması muhtemel duruyor.

Bir sonra denk geldikleri ve 2 senedir ölü sanılan arkadaşları La Taupe, aslında gerçekten de ölü ve Limbo'da kalmış birini temsil eder. Yaşamadığı için koridorlarda insanüstü bir hızda ilerleyebilir. Tüm karakterler suyun altında ilerlediğinde bile La Taupe kupkurudur. Limbo, Cehennem'in ilk katıdır, ve kötülük yapmasa da, Cennet'e girmesini sağlayacak kadar iyilik de yapmamışların bulunduğu kattır.

2. katta duyduğumuz ruhların seslerinin haricindeki tıslama, lanetlenmiş Kral Minos'un

tıslamasıdır. Yılan kuyruklu Kral Minos, Cehennem'in 2. katının, yani Şehvet katının girişinde

oturur, ve gelen her ruhu günahlarına göre yargılayıp, hak ettikleri katlara yollar.

Oburluk, yani 3. katta koridorlar genişler. Dikkatli dinlenilirse, filmin bu kısımlarında, 3. katın meşhur ismi Cerberus'un hırıltıları duyulabiliyor. Gayet güzel bir detay olmuş.

4. Kat işlerin pisleştiği kat oluyor karakterlerimiz için. Açgözlülük katında hem filmin ismini veren iç içe geçmiş üçgenlerin bulunduğu sembolü görüyoruz, hem tuzak hazine yüzünden mağara çöküyor, hem de Scarlett sahte Felsefe Taşı'nı almış oluyor.

Bir sonraki kat olan Öfke, tepesine Açgözlülük katı yıkıldığı için, bir su birikintisinden ibaret. Bir kırık sayesinde su birikintisi 6. kata, yani İnkar katına giden yolu gösteriyor. Öfke ve İnkar

katlarını filme aktarmak için bulunan fikirlerin, filmi uzun tutmaması açısından çıkarıldığını

düşünüyorum, zira film zaten 1 buçuk saat gibi bir süre boyunca size klostrofobik bir ortam

sağlıyor, ve bunu biraz daha uzun tutmak genel izleyiciler adına riskli bir hamle olabilirdi. Onun yerine suyun bu duyguların üzerinden yol göstermesi seçeneğini kullanmışlar.

7. Kat olan Şiddet, İlahi Komedya'da olduğu gibi 3 aşamada sunuluyor. Başkalarına uygulanan

şiddeti La Taupe'un Souxsie'yi oldukça sert bir şekilde öldürmesiyle, insanın kendisine uyguladığı şiddeti Scarlett'in babasını asılmış haliyle görmesiyle, Tanrı'ya uygulanan şiddeti,

yani Tanrı'ya düşmanlığı da duvarlardaki Satanik işaretlerden görebiliyoruz.

8. Katta Benji'nin direkt olarak düşüp ölüşü her ne kadar talihsizlik veya Benji'nin hak etmediği bir sonuç gibi gözükse de filmin Benji'yi Yalancılık katında öldürmesi, Benji'nin itiraf etmediği ve kendisine dahi yalan söylediği bir şeyler olduğunu işaret ediyor. Kulüp sahnesinden beri zayıf kadını kamerasıyla izlediğini ve mağaranın girişinde o kadını gördüğünü, hatta ölümünden hemen önce arkasından ona benzer bir kadının geçtiğini düşünürsek, Benji'nin özel hayatında ciddi bir günah işlediğini anlayabiliriz.

Scarlett'e, tur sırasında Papillon'u bulmasını söyleyen ve birden ortadan kaybolan adam, aslında yer altı mezarlarındaki yanan araba sahnesinde arabadaki adam, yani Papillon'un arkadaşıdır. Papillon'un arkadaşı 9 kat aşağıda, Cehennem'in 9. katında, yani hainlerin bulunduğu katta Papillon'u öldürür. Papillon, arkadaşının ölümü için kendini sorumlu tutmayarak arkadaşına ihanet etmiştir, ve yer altı mezarlarına sadece hazineyi bulup kutsal eşyaları satmak için gelmesi sebebiyle (İngilizce'de Simony, dinin bu şekillerde paraya çevirilme