Tıkanma, Bulantı ve Kapanış

Üç yazı bir arada, veya hiçbir yazı.


Düşüncenin en iğrenç yanı, düşünülmemesi gerekenleri düşünürken alınan keyifle, o düşüncelerin gereksizliği arasında gidip gelmek.

Yazacağım kelimeler arasında bir ileri bir geri giderken, yazdığım 2-3 paragrafı aynı anda silerken, bir insana bir düşünceden ilk kez bahsederek o düşüncenin farkına vararak, ölmek üzere olan bir kişi reenkarnasyon ile imtihanı sebebiyle bir sonraki bedenini düşlerken, aklıma ilk gelen söz "Doğum sancılı bir süreçtir." oluyor. Bunları düşünürken aldığım keyif, bu sözün aslında hepimizin bildiği doğum anı için kullanıldığını tekrar hatırladığımda yerle bir oluyor. Yüksek ihtimalle bu sebeple eski yazılarımı okumakta zorluk çekerim ve genelde yazılarımı yazarken veya bitirdikten sonra düzenlemem. Yazarken silerim, duraksarım, ancak düşüncelerimin keyif vermemesi benim için o kadar hızlı bir süreç ki, yazdığım yazıyı bir daha okuduğumda kusasım gelir genelde. İnsanın devamlı kendini yıkıp baştan yapmasına bir adım kala yaşan bir his gibi bu. Hele kendini yıkmak ve baştan yapmak der demez aklıma "çamurdan yaratılmamız" gelir ya, iştahım tümden kaçıyor o zaman. Hem çamurla beraber kendime yeni bir döngü başlatmak zorunda kaldığımı anlarım, hem de yine çok düşündüğüm için daha bina tamamlanmadan yıkmak zorunda kalırım kendimi. Bu noktada devreye neyse ki somut şeyler giriyor da, düşünmem gereken şeyler somutlaşıyor. Hakikatten (veya hakikat olarak sandığım şeyden?) uzaklaşıp, yapay ama "elle tutulur" olana yöneliyorum. Bakın, bu evre, kapanış evresidir. Saygısız ve onursuz insanlar arasında, bu illüzyonu devam ettirerek kendinize bir kıçlık yer açmaya çalışırsınız koltukta, ancak yol yordam bilmeyenler koltuğa o denli yayılmış (ve o denli uzun süredir) oturur durumdadır ki, deri koltuğa yapışmış sırtlarından ve kıçlarından kovalar dolarcasına ter akmaktadır. Damlattıkları ter; yalanlar, ikiyüzlülük ve tembellik sebebiyle kapanmış, hatta iltihaplanmış gözeneklerinden damladığı için, onlara değen teniniz irin ile harmanlanmış terden nasibini alır. Bu ter, çaba gösteren insanların teri gibi damla damla değil, tutkal gibi yapış yapış, zift gibi kapkaradır. Kuraklığın rekor seviyelerde olduğu bir evde, bu insanlara yapışarak aynı koltukta oturmak zorundasınız işte. Duş almak falan hak getire. Kendi kendine koltuğun sana ayrılmış köşesinde yaşadığın zorluklar sebebiyle ter ve gözyaşı ile temizlenmeye çalışırsın. Artık olduğu kadar. Ve bakın, bu evre, bulantı evresidir. Her şey de zaten koltuğa kıçını sıkıştırmanla başladı. Daracık bir alandan çıkıp doğmaya çalıştığın an, düşünceler içinde boğulurken çıkış yolu bulmaya çalıştığın an, öfkeni otoyol genişliğinde haykırman gerekirken yan yan yürümezsen sıkışacağın bir sokakta fısıldayarak atmaya çalıştığın an, hayatın senin için yeterli ancak senin hayat için yetersiz olduğun hissettiğin an, aslında tam da kendi kıçını o koltuğa doğru iliştirdiğin an oluverir. Bunlar sancılı süreçlerdir. O anın, aslında senin için bir "evre başlatıcı" olduğunu görebiliyorsun şimdi geriye baktığında. İşte o evre de, tıkanma evresiydi. Bu evreler zaman ve mekan algısından o kadar uzaklar ki, ne zaman başlayıp zaman bittiklerini geçtim, birbirlerinin içlerinde ne kadar bulundukları konusunda pek yorum yapamıyorum.

Bir evre başlamadan başka bir eksende o evre başlamış, bir sonraki evreye geçmiş durumda bile olabilir. Yani 3 evre, aslında aynı anda bile yaşanabilir böyle düşünce. Herhalde bu yüzdendir ki, cerahatliler arasında koltuğa oturan ben, koltuktan kalkmak üzere bir plan yapamamışım. Somutlaştırıcı kapanış düşüncesine geçişi başaramamışım, bu sebeple de hala bulantı evresindeyim. Bu da benim tıkanma evrem olsa gerek. Hem de öyle bir tıkanma evresi ki, düşüncelerimi somutlaştıracak şekilde kelimelere dökmüşüm, ve yine de tatmin olamamışım. Düşüncenin en iğrenç yanı, düşünülmemesi gerekenleri düşünürken alınan keyifle, o düşüncelerin gereksizliği arasında gidip gelmek.

SON YAZILAR